Son Yazılar
1 Eylül 2010, Çarşamba

"İzmir’in demokratları kabuğuna çekildi"

02 Aralık 2009

Mustafa Kuleli

‘İzmir’e ne oldu?’ Geçen haftanın en çok sorulan sorusu buydu... İzmir’de bir grup ‘hassas vatandaş’ın DTP konvoyunu taşlaması, konvoydakileri linç etmek istemesi üzerine bir dolu yazı yazıldı. Kimi İzmir’i faşizmin başkenti ilan etti, kimi DTP’lileri suçladı. Ne zamandır beklenen o kıvılcım çakılmış, Cumhuriyet mitinglerinin, bayrak asma kampanyalarının gözde kenti İzmir’de DTP konvoyuna taşlarla saldırılmıştı. Ama galiba asıl vahim olan, İzmir’de önemli sayıda insanın yaşananlara tepki göstermeyişi, ‘saldırı yanlıştı, ama’ diye başlayan cümleler kurmasıydı. Saldıranların tahrik olma gerekçelerine onay vermesiydi…

İzmir’de aslında ne oldu? Bu noktaya nasıl gelindi? Ve bundan sonra ne yapılabilir? Mukaddes Kubilay, DTP İzmir İl Örgütü’nde sorularımızı yanıtladı:
İzmir’de DTP’nin yöneticisi olmak, il başkanı olmak zor bir şey mi?

Zorlukları da var, güzel yönleri de… Biz burada arkadaşlarımızla zoru başarmaya çalışıyoruz.

Hatay semtindeki olayı konuşacağız ya, biraz da bu yüzden bununla başladık. İzmir’de Kürt kimliğiyle yaşamak zor mu? Ya da şöyle soralım, Kürtler için hayat gitgide zorlaşıyor mu İzmir’de?

Ben 1974’ten beri İzmir’deyim. Geldiğimizde uzun süre Türk solu içinde yer aldık. O dönemler İzmir’de düşüncelerin daha rahat ifade edildiği bir ortam vardı. Ben, 1980 darbesinden sonra bir gerilemenin olduğunu düşünüyorum. Kendisine yurtsever yahut devrimci diyen kesimlerde de bir dönüşüm olduğunun düşünüyorum. Özellikle CHP’nin belediyeleri aldığı yerlerde bu ulusalcı, milliyetçi, şoven akımın çoğaldığını; Kürtlere yönelik bir linç girişiminin olduğunu görebiliyoruz. Siyasi partilerin liderleri de açıklamalarıyla halkı tahrik ediyor.

Peki, Hatay’daki saldırı tahrik olmuş vatandaşların anlık bir tepkisi miydi, yoksa planlı bir eylem mi?

Kesinlikle planlı.

Nasıl planlanmış, kim organize etmiş?

Partimize yönelik bir saldırı söz konusu. Bakın, son seçimde de gördük ki DTP hem bölgede hem metropollerde ciddi olarak büyüyor. Bu başta AKP olmak üzere belli çevrelerin işine gelmiyor. Bu partiler bir yandan kapatma davasıyla, bir yandan bu tip saldırıların psikolojik altyapısını hazırlayarak üzerimize geliyor. Saldırgan grup da zaten karma. İçinde CHP’lisi var, MHP’lisi var, İşçi Partilisi var. Ve polisin desteğiyle bu saldırı gerçekleşiyor. Kürtler söz konusu olunca her türlü saldırıya göz yumuluyor.

Tam olarak nasıl gerçekleşti saldırı?

Konvoyumuzun büyük kısmı geçtikten sonra sondaki 100 aracı kırmızı ışıkta durdurdular. Durdukları gibi önlerine bir belediye otobüsü geçmiş. Ve orada otobüsten inen, elleri sopalı, taşlı insanlar, partililerimize saldırmışlar. Polis orada müdahale etmemiş.

Belediye de mi bu işin içinde yani?

Bilemiyorum. Olayı yaşayan insanlarımız bu şekilde anlatıyorlar. Üstelik belediye otobüsü yolu kapattığı için kaçamamışlar da.

Yaralılar da var galiba…

Yirmiyi aşkın yaralımız var. Bayram ziyaretleri sayesinde biz de yeni yeni fark edebiliyoruz ne kadar çok kişinin yaralandığını. Yani bu nasıl İzmir? Bir de olayları çarptırıp sanki bir çatışma varmış, bunu da biz başlatmışız gibi gösteriyorlar. Bu kadar vahim bir şey olamaz. Bu kadar barbarlık olamaz. Bir zafer işaretimiz, bir sarı-kırmızı flamalarımız var. Şimdi İzmir bunu kaldıramayacaksa biz ne yapalım, hangi ülkeye gidelim? Bu topraklar, bu ülke bizim de ülkemiz. Bu topraklarda bizim insanlarımızın da kanı var. Bayrağı ve Atatürk’ü çıkarları için kullanıyorlar, zerre kadar saygıları yok. Bizim duyduğumuz saygıyı onlar duymuyorlar. Bilinçli olarak bizi yıpratmak, halka kötülemek derdindeler. Sanki biz uzaydan gelmişiz, sanki bu ülkenin insanları değiliz…

‘GENÇLER PATLAMA NOKTASINDA’
Sizin açınızdan da ‘talihsiz’ bir olay yaşandı saldırı günü. DTP konvoyundan iki araç, konvoyu taşlayanların üzerine sürüldü…

İnsanlara saldırılmasa, ölümle tehdit edilmese neden böyle bir şey yapsınlar. Bu bilinçli olarak yapılmış bir şey değil. Oradan kaçmak isterken kazayla yapılmış bir hareket. Dövülen biz, saldırıya uğrayan biz, kafamız kırılan biz, araçları tahrip edilen biz, suçlu olan yine biz.

Saldıranlardan tutuklanan yok galiba.

Yok. Ama bizden bir arkadaş tutuklandı, araçla kaçarken bir kişiye çarptığı için. Çifte standardı görüyor musunuz? Birileri bu yolla kardeşliği bozmaya çalışıyor ama biz buna izin vermeyeceğiz. Kendi kitlemizi olaydan sonra zor zapt ettik. Ama neticede olayların büyümesine izin vermedik. Artık gençlerimizi kontrol etmekte zorlanıyoruz. Çektiğimiz bunca sıkıntıdan, yaşadığımız haksızlıklardan sonra hâlâ bizden fedakârlık bekleniyor. Zaten birileri metropollerde bir Türk-Kürt çatışması istiyor. Bunu gençlerimize anlatıp, uyarıyoruz. Gençler patlama noktasında çünkü.

Hassas bir dönemden geçerken daha dikkatli olunması gerektiği, en azından ‘Öcalan’lı sloganlarının atılmaması gerektiği yönünde telkinler, eleştiriler de çıktı gazetelerde…

Biz bir siyasi parti olarak elbette parti faaliyetlerimizi yapacağız, sokaklara çıkacağız. İnsanların ağzını kapatacak da değiliz. İnsanlar kendini ifade ederken tahammül gerekiyor. Sağduyu gerekiyor. Hem MHP, AKP de gelip doğuda miting yapıyor, biz bir şey diyor muyuz? Batıdaki insanın biraz daha hoşgörülü, sağduyulu olması lazım. Ayrıca polis üzerine düşeni yapsaydı bu olay yaşanmazdı. Biz geçeceğimiz yolları bildirmiştik. Olayın sorumlusu İzmir Valisi ve Emniyet Müdürü’dür. Onlar bu olaya göz yumdular.

‘DEMOKRAT KAMUOYUNA ÇOK İŞ DÜŞÜYOR’
DTP İzmir’de kendisine oy verenler dışında, Türk kamuoyuna yönelik bir çalışma yapıyor mu?

Özel bir şey yapmadık şimdiye kadar. Ama her fırsatta kardeşliğe vurgu yapıyoruz. Sorunun halklardan kaynaklanmadığını, yönetimden kaynaklandığını söylüyoruz. İleride daha özel çalışmalar da yapacağız.

Siz 1990’ların başında İzmir’deydiniz. Sosyal demokratlarla Kürtlerin ittifakında yer aldınız. O dönemde İzmirlilerin Kürtlere bakışı nasıldı?

İzmir çok değişti. O zamanın aydın, duyarlı, sağduyulu insanları biraz kabuğuna çekildi bence. Medyanın rolü de önemli burada. Bazı yayın organları kışkırtıcı şoven görüşleri pompalıyor. Adeta bizi yok sayıyorlar. Hatta neredeyse ellerinden gelse bizi boğacaklar. Bir iç savaşın çıkması için çaba gösteriyorlar sanki.

İzmir’in demokrat kamuoyundan bir beklentiniz var mı?

Tabii ki. Onların da çok önemli görevleri var. Bir kere insanları sağduyuya davet etmeleri gerekiyor. 1980 öncesi ortamı, işbirliğini yakalamak bizim elimizde. Kardeşliği bozmaya çalışanlara karşı tavır geliştirmek gerekiyor. Tavır örgütlü gücümüzdür, birlikteliğimizdir. İnsanları bu konuda etkilemek lazım, yoksa Hitler Almanyası’ndaki gibi büyük katliamların altyapısı örülüyor. İzmir’in aydın, sosyal demokrat, sol niteliği yavaş yavaş yok oluyor. Buna izin vermemek gerek. Biz burada yalnız olmadığımızı biliyoruz. Sol, sosyal demokrat, sosyalist arkadaşlarımızla beraber daha ileri çalışmalar yapmak istiyoruz.

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu bir açıklama yaptı ve “yaşananlar tasvip edilemez” dedi. İzmirlileri saldırganlara dur demeye çağırdı. Ancak partisi CHP’den yükselen sesler aksi istikamette. İzmir’de CHP’nin size yönelik tavrı nasıl?

CHP’ye baktığımızda MHP ile aynı çizgide, hatta bazen MHP’den de geri bir yapı görüyoruz. Ama elbette CHP içinden de, hem bazı belediye başkanlarından hem bazı üyelerinden olumlu tepkiler geliyor. Bu arkadaşlarımızın kendi partilerine yön verme noktasında sorumlulukları var. Çünkü genel merkezlerinin, genel başkanlarının açıklamaları tam bir talihsizlik. CHP’nin duruşu bu olmamalı. Bugün CHP, MHP ile beraber açılımın önündeki en büyük engel.

Bazen durup da ‘Nerede o eski SHP, nerede şimdiki CHP’ diyor musunuz?

Demek o dönemde de öylelermiş de, biz fark edememişiz. Sosyal demokratlar içinde çok olumlu insanlar vardı ama onları tasfiye ettiler. Askeri darbeleri benimseyen, Ergenekon’u benimseyen bir yapı haline geldiler.

Şunu anlayamıyorum; 1991 seçimlerinde SHP-HEP ittifakına oy veren sosyal demokrat İzmirliler bugün bu çizgiye nasıl geldiler? Şehit cenazeleri, 28 Şubat süreci, Cumhuriyet mitingleri… 1991’de Kürtlerle ittifak yapanlar bugün Kürtlerin taşlanmasına nasıl ses çıkarmaz?

Ekonomik olarak gerileyen, yoksullaşmanın, işsizliğin arttığı bir İzmir var. Düzen partileri bunun sayesinde ufak vaatlerle ya da imkânlarla insanları kendisine bağlıyor. CHP savaşın rantından beslendiği için böyle davranıyor.

‘İZMİR HALKI BARIŞTAN YANADIR’
Son olarak; Mukaddes Kubilay’ın siyasette hedefleri var mı? Kendisi için gönlünden ne geçiyor?

Partimiz hangi görevi verirse o görevi yapacağız. Ama benim gönlümden geçen kadın çalışmalarıyla daha fazla ilgilenebilmek.

Hazır söz kadınlara gelmişken şunu da soralım: Saldıranlar arasında kadınlar en ön saftaydı. Ellerinde kaldırım taşlarıyla muhabirlere poz verdiler. Bu konuda söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Bir kadın böyle olamaz. Kadınlarımızı sağduyuya davet ediyorum. Yani yakışmıyor. Sonuçta anadırlar, doğurgandırlar, çocukları var, kardeşleri var. Bu bizim tarzımız değil. Bu kadının tarzı değil. Birileri aynı şeyi onlara yapsa acaba ne hissedecekler. Bu kini, bu nefreti artık bırakalım. Hepimiz bu ülkenin vatandaşıyız. Bu ülkeyi beraber kurduk, şimdi yine beraberce demokratikleştireceğiz, özgürleştireceğiz.

İzmirli kadınların ‘farklı’ olduğu söylenir, sizin bu yönde bir gözleminiz var mı?

Elbette. İzmir’de gerçekten çok saygı duyduğum sanatçılar, yazarlar var. Bunlardan biri Sezen Aksu’dur, biri Ece Temelkuran’dır. Bu insanlar üzerlerine düşen sorumluluğu yerine getiriyor. Onları örnek alalım. Zaten bütün İzmir halkını aynı kefeye koymamak lazım. Ben saldırıyı gerçekleştirenlerin küçük bir grup olduğunu düşünüyorum. İzmir halkı sağduyuludur ve barıştan yanadır. Bu olayların önüne geçebiliriz. Birlikte başarabiliriz.

(emekdünyası)


‘AİLECEK ŞARKI SÖYLÜYORUZ’
Mukaddes Kubilay’ın hayatını şöyle kısacık bir dinlesek…

1955 Ağrı Doğubayazıt doğumluyum. 1974’te evlendim, İzmir’e yerleştim. Üç çocuk annesiyim. Çocuklarımın hepsi öğretmen.

Ne öğretmeni?

Biz müziği seven bir aileyiz. Hepsi müzik öğretmeni. Birisi keman, birisi yan flüt, birisi gitar çalıyor.

Bir araya geldiğinizde siz de onlara katılıp şarkı söylüyor musunuz?

Ailece bir araya gelince, söylüyoruz tabi.

Kusura bakmayın, lafınızı kestim. Hayat hikâyenizdeydik…

İzmir’de il yönetiminde görev aldım. 1995 seçimlerinde İzmir ikinci bölgeden milletvekili adayı oldum. 1999 seçimlerinde halkın yoğun talebiyle Ağrı Doğubayazıt’a Belediye Başkanı seçildim ve iki dönem bu görevi yaptım. Sonra da yine parti üyelerimizin talebi ile İzmir İl Başkanlığı görevi bana verildi. Ağustos’tan beri bu görevdeyim.


‘TÜRKİYELİ DEVRİMCİLER ELİNİ TAŞIN ALTINA KOYMALI’
Demokratik açılım sürecinden umudunuz var mı?

Bu demokratik açılım söylemi kendiliğinden gelişmedi. Halk zorluyor. Kürt halkının mücadelesi çözümü dayatıyor. Ancak bu demokratik açılım projesinin ayakları üzerinde durmadığını görüyoruz. Açılımın muhatapları belli ama devre dışı bırakmaya çalışıyorlar. Üstelik hala ölümler devam ediyor. DTP’ye yönelik baskılar, tutuklamalar var. Açıkçası kaygılanıyoruz. Demokratik açılım samimi bir şekilde gelişmiyor. AKP kendi Kürt’ünü yaratmaya çalışıyor. Ama bilinmeli ki Öcalan ve DTP muhatap alınmadığı sürece bu sorun çözülemez.

Öcalan’ın muhatap alınması Türk kamuoyunu rahatsız etmeyecek mi?

Bunu anlatmak gerekiyor. Barıştan, demokrasiden, özgürlüklerden yana olan insanlara görev düşüyor. Bizler anlatamıyoruz. Herkes elini bu taşın altına koymalı. Türkiyeli aydınlar, devrimciler, barıştan yana olan kesimler çevrelerine bu sorunun nasıl çözülebileceğini anlattığında daha çok onay görecektir....

1 Eylül 2010, Çarşamba

Yazar Murat Belge: En çok masumiyeti kaybettik

15 Temmuz 2007

Mustafa Kuleli / BGHA

mustafakuleli@evrensel.net

Yazar Murat Belge ile meyhane kültürünü ve edebiyatçıların meyhanelere olan düşkünlünü konuştuk. Belge’ye göre, toplumda hem masumiyet, hem de hoşgörü kaybı var

“Sait Faik öykülerinde gördüğümüz yahut Orhan Veli şiirinde kokusunu aldığımız o İstanbul artık yok” diyor Murat Belge. O eski İstanbul günden güne yok olurken, kentin tüketim ve eğlence pratikleri de değişiyor. Entelektüellerin mey sofrası etrafında toplanıp sohbet ettiği meyhanelerin yerini “entel bar”lar alıyor. Orta halli insanların hâkim olduğu İstanbul kültürü değişiyor.

Meyhane nasıl bir yerdir?

Bizim Türkiye kültüründe veya genel olarak Akdeniz kültüründe sınıflar birbirinden çok kopuk yaşamazlar. Kent sınıflara göre ayrışmaz. Fakir de orta halli de zengin de hep aynı yerlerde oturur. Onun için hep bir alışveriş vardır. Meyhane de biraz böyle bir yerdir. Biraz da hani rint denilen, kalender, hayatta fazla titizlenmeyen, karşısına çıkan şeyleri mesele etmeyen, daha rahat insanların çoğunlukta olduğu bir yerdir meyhane.

Kimler gider meyhaneye? Sofrada neler konuşulur?

Orada genellikle orta halli memurlar olur. Öncelikle işlerindeki servisin şefinden filan bahsederler. O bilmem ne demiştir de, O da ona bir laf geçirmiştir, şef mahvolmuştur. Sonra takım, futbol, maç konuşulur. Epeyce bir içip gevşedikten sonra kadınlar falan gibi konulara da gelinebilinir. O da yine işte olan bir şeydir. Daktilocu kadın Fahrinüsa vardır. O, ona fena halde bakıyordur ama O yüz vermiyordur. Arada alınganlıklar olur. “Sen bana öyle nasıl yaparsın lan!” falan gibi bir diyaloglar yaşanır. Sonra barışılır.

Yalnızca bu kadar mı? Daha “derin” meseleler konuşulmaz mı?

Çok fazla konuşacak konusu olmayan insanlardır müdavimler. Hayatlarının bir tür uzantısı olarak oraya giderler. Sınırlı hayatlar yaşayan, sınırlı konuları olan insanların büyük ölçüde gene o konularını bıkmadan usanmadan ısıtıp tükettikleri mekândır. Orta halli kesim böyle bir muhabbet yaşardı meyhanede. İçkinin etkisi altında insanlar biraz açılıp saçıldıklarından hikâyeleri daha bir ortaya çıkabilir meyhanede. Sıradan insanların aslında o kadar da sıradan olmayan anlarının ortaya çıkabildiği bir yer meyhane.

EN ÇOK MASUMİYETİ KAYBETTİK
Bugüne doğru gelirsek, meyhaneler nasıl bir değişim geçirdi?

1950’ler 60’lar arasında İstanbul nüfusunun önemli bir oranını oluşturan gayrı müslimler gittiler. Şehir hayatıyla ilgisi ve İstanbul hayatına dair bilgisi olmayan çok sayıda insan geldi. Bütün bunlardan sonra o eski gelenekler falan büyük ölçüde unutuldu. Bugün gençliğimde meyhanede yediğimiz mezeler bulunmuyor. Mesela sarma diye kokoreç malzemesinden yapılan ama böyle tencerede pişirilen, dereotu ve taze soğan ile yapılan şey artık yok. Çiroz kalmadı mesela. Uskumru kalmadığı için şimdi istavritten yapılan çiroz bir şeye benzemiyor. Ramazan ayında en azından meyhanelere gelmiyor insanlar. Ramazan’da artık oruç mu tutuyorlar ne yapıyorlarsa evlerinde…

Bugünün meyhanelerinde az önce bahsettiğimiz meyhane kültürü devam ediyor mu?

O eski meyhane kültürü, o eski orta halli insanların egemen olduğu İstanbul kültürü büyük ölçüde değişti. Sait Faik öykülerinde gördüğümüz yahut Orhan Veli şiirinde kokusunu aldığımız o İstanbul artık yok. Gelişmeler de, zenginleşmeler de var ama arada kaybedilenleri de görmek gerek…

Nedir kaybedilenler?
Kaybedilen başlıca şey safiyet. Eskiden herkes daha masumdu…
Türk edebiyatında rakı kültürü, meyhane kültürü önemli bir yer edinmiştir. Bu durumun nesnel bir temeli var mı?

Şair, çok erken dönemlerden itibaren meyhanede çokça vakit geçiren biridir. Divan şiirinin başlıca temalarından biridir mey sofrası. Bu bazen bahçede kurulur, bazen kapalı bir mekânda kurulur. Kimisi der ki bu aslında bir semboldür. İnsanı tasavvufi bir alem içinde yaradana götüren coşku, içkinin verdiği cezbe ile o metafor ile anlatılmıştır. Muhtemelen doğrudur ama onun sadece metafor olduğunu sanmıyorum. Metafor marka bir rakı vardıysa o tarihlerde tabii başka. (Gülüyor)

EDİP CANSEVER’İN TEK EĞLENCESİ MEYHANEYE GİTMEKTİ
Edebiyatçıların içkiye olan ilgisi nereden kaynaklanıyor?

Edebiyat ve sanat ile uğraşan insanlar öteden beri içkiyle daha bir içli dışlıydılar. İçki insanın dünyaya bakışına değişiklik getirir. Şair de öncelikle o değişikliğe ihtiyacı olan insandır. Biraz değişik anlattığın zaman zaten şair olursun. Mesela Edip Cansever’in Kapalı Çarşı’da dükkânı vardı ama işin hepsini ortağına bırakır, kendi üst katta oturup şiirlerini yazardı. Ben de okuldan çıkıp ona uğrardım. Birlikte Refik’e Yakup’a giderdik. Edip Cansever “Hayatta eğlencen nedir?” dediğin zaman “Meyhaneye gitmek” derdi. Başkaca bir bildiği yoktu. Pek çok insan da böyleydi.

Peki, ne oldu da entelektüeller uzaklaştı meyhanelerden?

70’lerde bar kültürü gelişmeye başladı. Mesela Papirüs gibi barlar 70’lerde ilk olarak açıldı. Bizim yazar-çizer erbabı da meyhaneleri yavaş yavaş terk edip ha bire modaları değişen barlara gitmeye başladı. Bunu bir dönüm noktası olarak almak mümkün. Daha önce Orhan Veli, Sait Faik vs. o kuşakların hayatı Kurdun Meyhanesi, Lambo’nun Meyhanesi hep bu mekânlarda geçti. Daha sonraki kuşaktan ise “Ece’ye mi gidiyorsun?”, “Papirüs’ten mi geliyorsun?”, “Arif’in oraya mı gidiyorsun?” laflarını duyduk.

Son olarak; “Rakı kişilikli bir içkidir” diyorsunuz. Bunu biraz daha açabilir miyiz?

Bizim Türkiye’de rakı içiyor oluşumuz bana hep bir ayrıcalık gibi gelir. Bir de rakı kültürü içinde meze kültürü de olduğu için bitkiler ve hayvanlar aleminin bir takım köşelerinden alınma bir takım lezzetler tadarız.. Rakı bunlarla gidiyor. Sanki şarapta yemek daha belirleyici. Yani “bunu yerken, onun yanına şunu içeyim” diyorsun. Ama rakı daha belirleyici bizim Akdeniz sofrasında. Orkestra şefi adeta. Sofraya rakıyı koyduğun zaman hangi sazların çalacağı ona göre belirleniyor. (BGHA)

“EDİP CANSEVER’İN ŞİİRİNDE İNSANIN BURNUNA RAKI KOKUSU ÇARPAR”
İçinde meyhanenin ve rakının olduğu eserler deyince…

Sait Faik’de ve o kuşakta bu çok vardır. Edip Cansever’in şiirinde adeta rakı kokusu burnuna çarpar. Cemal Süreyya’nın çeşitli mısralarından bilirsin ki bu adam meyhaneyi bilen bir adamdır. Turgut Uyar desen gene öyledir. Meyhane, o kuşakların hayatının önemli bir parçasıdır.

“HOŞGÖRÜ ARTMIYOR, AZALIYOR”
Sancar Mağruflu bir yazısında aktarmıştı: İzmir Kemeraltı’nda Bahar Meyhanesi, kapısına “Ramazan münasebetiyle sahura kadar açığız” yazarmış. Bu biraz da hoşgörü isteyen bir şey. Bu bağlamda nereye geldi Türkiye?

Şimdi bu kalabalıkta dindar olanların koyduğu yazılı veya yazısız kuralları uygulamak daha fazla tutulan yol oluyor. O bakımdan hoşgörünün artmasını beklerken galiba biraz tersiyle karşılaşıyoruz.

“ŞARAP VE RAKI İÇEN AYNI MASADA OTURMAMALI”

Benim bir ahbabım vardı, Necmi Baba derdik. Fenerbahçe’de denizde dört kazık üstüne ev yapmıştı. Komplike bir yapı idi. Asma köprü tertibatıyla onu çalıştırırdı. Bir gramofonu ve belki iki üç bin tane taş plağı vardı. Orası akşam ahbaplarıyla içki içmek için kaçtığı bir yerdi. Bize şöyle derdi: “Şarabın fikri başka, rakının fikri başka. Aynı masada bunlar oturmamalı. Çünkü bunları içenler dünyaya başka türlü bakıyorlar.”

(Bu haber 15 Temmuz 2007 tarihinde BirGün Gazetesi'nde yayımlanmıştır)...

1 Eylül 2010, Çarşamba

“Beyninizi ve cebinizi astrologlara teslim etmeyin”

22 Mart 2007

Mustafa Kuleli / BGHA

“Safsata Anketi”ni hatırlıyor musunuz? Bundan 4-5 sene önce Bilim ve Ütopya Kooperatifi tarafından yapılan bu kapsamlı anketin sonuçlarına göre, İstanbul, Ankara, Orta Doğu Teknik ve Kocaeli Üniversitelerinin; Fen, Mühendislik ve Tıp fakültesi öğrencileri astrolojiye, falcılara, nazara ve kadere inanıyordu. Hem de yüzde 70-80 oranlarla. Üstelik ankete katılan dördüncü sınıf öğrencilerinde bile durum pek farklı değildi.

Evet, Türkler astrolojiye meraklı. “Saygın” gazetelerde astrolojiye geniş yer veriliyor. Kimieri günlük yaşamlarını gazetelerdeki fal yorumlarına bakarak planlıyor. Peki ama gezegenler ve yıldızlar insan hayatı üzerinde gerçekten etkili mi? Cevabı, İstanbul Kültür Üniversitesi'nden Prof. Dr. Dursun Koçer veriyor. Kendisi bir gök bilimci.

Astronomi nedir?

Astronomi, evreni ve evrendeki gök cisimlerini bilimsel yöntemle inceleyen, araştıran bir bilim dalıdır.

Peki, astroloji nedir?

Her şeyden önce astroloji bir bilim değildir. Çünkü bilimin metodolojisinin uygulandığı bir alan değildir. Astroloji tarihsel önemi olan, bugün içinse hiçbir önemi olamayan, bir bilgi birikimi yöntemidir.

Yani siz de, astrologlar da gökyüzüne bakıyorsunuz ama onlar sizin gördüklerinizden daha başka şeyler görüyorlar...

Onlar gökyüzüne bakmıyorlar. Teleskopla işleri yok. Katalogdan ya da bilgisayar programından belli bir tarihte yıldızların nerede olduğuna bakıp, yorum yapıyorlar.

Astrolojinin İsa’dan önce 5 bin yılına kadar gittiği söyleniyor…

İnsanlar ilk çağdan bu yana doğayı anlamaya çalıştı, buna mecbur oldu. Çeşitli doğa olaylarının sebeplerini bilmeyen, anlayamayan ve bu yüzden korkan insanoğlu gökyüzü olaylarını izlemeye başladı. Bu izleme pratiği insanların yaşamlarını sürdürmesi için en önemli faktör haline geldi. Gözledikleri bilgileri kaydettikçe gökyüzü hareketlerinin bir rutini olduğunu keşfettiler. O topluluklardaki kişilerden bazıları, gök olaylarını daha iyi algılamaya, kaydetmeye ve yorumlamaya başladı. Bunlar tarihteki ilk astrologlardır. Çünkü bu kişiler gök olaylarını yorumlayarak insanlara yol gösterdi ve etkiledi. Yani astrolojinin başlangıcı; insanların kendi yaşamlarını sürdürebilmek için, gök olaylarına dair biriktirdikleri bilgiler. Ama bunun ne matematiği var, ne fiziği var, ne bilimin metodolojisiyle ilgili yanı var.

Astroloji tarih boyunca hep önemli miydi?

Astroloji önemini hiçbir zaman kaybetmedi. Önceleri insanların yaşamlarına yardımcı olan astroloji, bir yerden sonra o öne çıkan insanlara güç sağlayan bir araç haline dönüşüyor. İşte o zaman insanlara zarar vermeye başlıyor. Ne zaman ki gök olayları matematiksel temele dayanan bazı hesaplarla ortaya konuyor, o zaman Astronomi başlıyor. Yani bilim başlıyor.

Günlük falları bir kenara bırakırsak, yıldız haritası üzerinde, kişinin doğduğu tarih, saat ve yere göre de bazı yorumlar yapılıyor. Bu yorumların bilimsel bir boyutu var mı?

Var ama işin bu kısmı astroloji değil, Astronomi. Gezegen ve takımyıldızlarının tüm hareketleri zaten bellidir. Bundan 500 sene sonra bile hangisinin nerede olacağı, bugün elimizin altındadır. Astrologlar da zaten katalog ya da bilgisayardan, doğum tarihi ve saatine göre yıldız haritası çıkarıp bakıyorlar. Buraya kadar astrolojiye dair hiçbir şey yok. Tam buradan sonra bilim bitiyor, astroloji başlıyor. Çünkü o gördükleri harita üzerinden yorum yapıyorlar. Bilimde böyle bir “yorum” yöntemi yok.

Astrologların iddiasına göre, insanların doğduğu an, gezegenlerin oluşturduğu çekim alanı ve “enerji” kişinin karakter özelliklerini etkiliyor. Venüs’ün ya da Mars’ın dünya üzerindeki bir insana kütle çekimsel etkisi önemli mi?

Değil bir gezegenin, bize en yakın olan Ay’ın bile insana hiçbir etkisi söz konusu değildir. İlle de bir hesap yapalım derseniz çok çok küçük bir sayı çıkar. O da hiçbir etki yapmadığı anlamına gelir. Çift yumurta ikizleri aynı saat içerisinde, aynı yerde doğarlar ama birbirlerine benzemezler. Sadece bu bile astrolojinin iddialarını çürütüyor.

Radikal İki gibi, Milliyet gibi Türkiye’nin saygın yayınlarında bile “astrolojik” yorumlara yer verilebiliyor. Hatta astroloji üzerinden siyasi tahminler bile yapılıyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Onları görünce ben de çok yadırgıyorum. Bu durumun tek sebebi tiraj ya da reyting olabilir. Eğer bu bakış açısı doğru ise, astrologların 1999 Marmara depremini haber vermeleri gerekirdi. Niye haber vermediler? O kadar insan öldü.

Peki, niye bunları okuma ihtiyacı duyuyoruz? Dünyayı, hayatı ve toplumu anlayamadığımız için mi? Anlamaktan, gerçek anlamda bilmekten korktuğumuz için mi?

İnsanlar bilim mantığı ile yetişmezlerse, onlara bilimin önemi anlatılmazsa, bilimsel pencereden bakarak yorum yapma yönünde bir eğitim almazlarsa, bir yerden sonra bu tür safsatalara inanmak zorunda kalırlar. İnsanı insan yapan en önemli özellikler; düşünebilme, yorum yapabilme ve karar verebilmedir. Astrologlara, falcılara, üfürükçülere gitmeye başlayanlar karar verme yetilerini bu insanlara teslim ediyorlar. Onlar ne derse ona göre karar verip, davranıyorlar. Bu bence bir insan için utanç verici bir durumdur. Bu bağımlılıktır. Bu acizliktir. Bunu insanlık adına kabul etmememiz gerekir. Sosyal çöküntü içinde, umutsuz, gelecekten kaygılı, ekonomik olarak sıkıntılı insanlar bir de bilimsel düşünceye göre eğitim almamışlarsa sonuç bu olur.

Bazı ABD ve Avrupa Üniversitelerde astroloji kürsüleri açıldı. Bunu nasıl açıklıyorsunuz? Bu kürsüler kendisine astrolog diyen bazı şahısların, ofislerine birer diploma asmaları için mi kuruldu? Yoksa astroloji akademik dünyada ciddiye mi alınıyor?

Akademik anlamda ciddiye alan yok ama özellikle ABD’de buna inanan pek çok insan var. ABD üniversitelerinde çok geniş bir serbesti var. Her konuda ders ya da kürsü açılabiliyor. Tabi bu işin özünü değiştirmez. Amerikan toplumunu örnek almamak gerek. Oradaki yaşam tarzında, insanların astrolojiye ihtiyaç duyması doğaldır. Mesela İskandinav ülkelerinde astrolojiyi hiç göremezsiniz.

Astroloji, insanı evrenin merkezine mi oturtuyor? İnsan evrenin merkezi midir?

Elbette insan evrenin merkezi değil. Elbette gezegenler bizi etkilemek için etrafımızda dönmüyor. Astrolojiye inananlar biraz astronomi okusa, güneş sisteminin bile evrenin içinde bir kum taneciği gibi olduğu görürler. (BGHA)

(Bu haber, 22 Mart 2007 tarihinde, Milliyet Gencim’de yayımlanmıştır.)...

1 Eylül 2010, Çarşamba

“Emekçilerin haber olması artık çok daha zor”

02 Temmuz 2007

Mustafa Kuleli / BGHA

mustafakuleli@evrensel.net

“Piyasalar memnunsa ekonomi iyidir” anlayışı tüm ekonomi sayfalarına hâkim olmuşken insan odaklı bir bakış açısı gerekiyor

“Çalışma Yaşamı“sayfaları artık yok. Gazetelerde emekçilerin hayatına, çalışma koşullarına dair bir haber bulmak neredeyse imkânsız. Borsa ve piyasalarla ilgili haberler ekonomi sayfalarının tek unsuru. Hal böyleyken 1966'dan beri Cumhuriyet Gazetesi’nde işçi hakları, eğitim ve sağlık haberleri yapan; gazetecilikten daha yoğun olarak sendikalar, meslek örgütleri ve siyasi partilerin etkinliklerine katılan Şükran Soner ile bir söyleşi gerçekleştirdik. Emekçileri, ekonomi sayfalarını, güncel ekonomik ve siyasi gelişmeleri konuştuk.

Çalışan insanlar, emekçiler ekonomi sayfalarından nasıl yok oldu? Ve neden borsa ve piyasalar bu sayfaların tek hâkimi oldu?

60’lı yıllarda hak arama etkinlikleri, direnişler, grevler, toplusözleşmeler, işten çıkarmalar hep haberdi. Çünkü toplumsal bir kabul vardı. Patronlar bile “eğer demokratik bir ülke olacaksak, sendika olmalı” diye düşünüyordu. Renkli gazeteler bile bunların haberini yapıyordu. DİSK’in özel sektörde sendikalaşması başlayınca, sermaye bundan rahatsız oldu. 12 Mart, işverenlerin toparlandığı, işçi sendikalarının ise moral değerlerini yitirdiği, zayıfladığı bir süreçti. Zaten bakarsanız 1963’ten 1972’ye kadar reel ücretlerin hep arttığını görürsünüz. Ayrıca çalışma şartları da iyileşmiştir. 12 Mart’tan 1980’e kadar yine bir iyileşme söz konusu. 12 Eylül ise işveren isteklerinin hemen hemen tümünün anayasa ve yasalara girmesidir. 24 Ocak kararları uygulanabilsin diye 1980’de demokrasi rafa kaldırılmıştır.12 Eylül’den sonrası zaten malum. Ama tüm dünyada da benzer bir süreç yaşandı. Türkiye hem küreselleşmeyi hem 12 Eylül’ü beraber yaşadığı için bu süreci çok daha zor geçirdi. Emek hareketi geriledi ve gündemden düştü. Toplumsal kabul de ortadan kayboldu.

Bugün emek hareketi derlenip toparlanırsa, medyanın gündemine girebilir mi peki?

Toplumsal değerler de önemli bu noktada. Artık çok şey değişti. 80 öncesinde sermaye sosyal devleti tanıyordu. Bugün ise “sosyal devlet” ilkesi kabul edilmiyor. Piyasalar kutsanıyor. İnsan için ekonomi algılamasından radikal bir kopuş yaşadık. İçinde üretimin olmadığı “vahşi emperyal kapitalizm”i yaşıyoruz tüm dünyada. Artık piyasalar ekonomiyi belirliyor. Dolayısıyla emekçilerin haber olması artık çok daha zor.

Ekonomi sayfalarında borsa ve piyasalara neden bu kadar geniş yer ayrılıyor? Piyasalar memnunsa ekonomi iyidir gibi bir anlayış hâkim durumda. Sanki herkesin borsada kâğıdı veya dövizi varmış gibi… Hâlbuki cebinde beş dolar bile yok böyle düşünenin. Medyatik algılama böyle işliyor.

Ekonomiyi başka türlü yorumlamak mümkün değil mi? Piyasalar ve yabancı sermayeye endeksli analizler tek yol mu?

Benim iktisatçılar haftasında dinlediğim ekonomi, başka türlü bir ekonomiydi. İşveren örgütlerinin en basit kongresini bile canlı yayınlayan basın bunları izlemedi bile.

“YOKSULLAŞMA VE YOKSUNLAŞMA SIĞINMA DUYGULARINI DEĞİŞTİRİYOR”
Ana akım siyasi partilerin ekonomi programları arasında bir fark var mı?

Ekonomiyi algılama farkı olması çok zor. Onlar da sermayenin baktığı yerden bakıyor. Genel değerler egemen olmuş durumda tüm siyasi partilere. Mecliste olan ve ne kadar sol olduğu tartışılan partiye bakalım. Onun ekonomi bültenleri birkaç iyi ekonomist sayesinde doğru dürüst bilgilerle çıkıyor. Ama o yayınlarla gitgide yoksullaşan insanların hatta kendi üyelerinin bile ne kadar ilgilendiği tartışılır.

Bu bir illüzyon mu? Sürekli ekonomi iyi dendiği için mi biz ekonomi iyi zannediyoruz?

Elbette. Bakın şimdi AKP’nin “olmazsa olmaz” konumu değişince, ekonomi yorumları da değişti. “Dünyada çok para vardı, bize de çok para geldi ama Brezilya bizden %20 fazla aldı, biz az almışız” denmeye başladı. Veyahut “Bizim milli gelirimiz arttı ama bizim durumumuzdaki diğer ülkelerin daha çok arttı” denmeye başladı.

Sol / sosyalist partilerin programlarına baktığınızda özellikle ekonomi alanında ciddi bir açılım görebiliyor musunuz?

Aslında ekonomi modeli bakımından marjinal parti yok Türkiye’de. Yoksullaşma ve yoksunlaşma kitlelerdeki sığınma duygularını değiştiriyor. Bu kitlelerde yükselen dinci ve ırkçı akımlar, sol ideolojinin ve partilerin, sosyal devletin, sendikaların olmamasından kaynaklanıyor.

Sol partilerin; EMEP’in, ÖDP’nin, TKP’nin ciddiye alınır bir ekonomi programı yok mu?

Valla çok da uğraştıklarını söyleyemeyeceğim. Panellerde, toplantılarda uğraştılar da farklı, orijinal, bu çağa uygun bir arayış biraz vitrinde kaldı.

Şu an seçeneksiz miyiz yani?

Çok. Hem de bütün dünyada. Koşullar çok farklı olsa da ben her şeyin çok paralel olduğunu düşünüyorum. Tüm dünyada, evrensel değerlerin kenara atılmasını ve köylüleşmeyi beraberinde getiren vahşi bir geçiş süreci yaşıyoruz bence.

Buna “yeni ortaçağ” süreci ya da “ortaçağ’a dönüş” desek çok mu abartılı bir yorum olur?

Hayır, hiç abartılı olmaz. Ben bilim-kurgu filmlerinin geçek olduğunu düşünüyorum. O filmlerde çok az sayıda insan, çok özel koşullarda korumalı bir yerde yaşıyor, diğerleri için yaşam hakkı yok. Onlar ormanda, tekrar maymunlaşmış bir şekilde yaşarlar. Bugün Afrika’ya baktığımızda farklı bir durum mu var.

Bu süreçte emek nereye, sermaye nereye gidiyor? Bu geçiş döneminin ne zaman biteceğini kestirebiliyor muyuz?

Kestiremiyorum. İnsanlığın nereye gittiği ile alakalı. Yani insanlık, kendi kendini yok etmeye boyun eğecek mi yoksa insanlık adına standartlar yukarı mı çekilecek? Küreselleşme ideolojisinin tezi var ya, hani Murat Belge’nin de iddia ettiği gibi; “İnsanlar zenginleşecek, Avrupa’nın uygarlığı dünyaya yayılacak” işte böyle bir şey olmadı. Tam tersine Avrupa’nın uygarlığı, beğenmediğimiz Amerika’nın standartlarına geriledi, Amerika çok daha kötü bir duruma geldi. Demokrasi, demokrasi olmaktan çıktı. Bugünün gerçeği zenginliğin çok az yerde toplanması, kitlelerin de düzen dışına itilmesi. Uygarlığın nimetlerinden insanlık yararlanıyormuş gibi gözüküyor ama tersine bir şey var.

“KENDİNİ ŞİRKETE ADAMIŞ İNSAN TİPİ REVAÇTA”

Beyaz yakalıların durumu ne? Çalışma şartları açısından yakalar gitgide mavileşiyor galiba...

Onlarla şirketlerin birebir ilişkisi olduğu için, onlarda kimlik erozyonu işçilerden daha vahim durumda. İşverene daha yakın olduklarından, onlar baskıyı daha önce hissediyor. Örneğin bir mimarın, mimari açıdan sakıncalı bir projeye imza atmama imkânı var mı? Maliyet düşürme ile ilgili işverenin dayatmasına hayır deme şansı var mı?
“Para kazandırma” kültürü mü bu?

Tekeller artık ‘yuppie’leri (genç, kentli profesyoneller) de beğenmiyor. Çünkü ‘yuppie’lerin de yüksek ücret gibi, tatil gibi talepleri var. Şimdi revaçta olan kendini şirkete adamış insan tipi. Yani İngilizce kısaltmasıyla “Yettie”. (young, entrepreneurial, tech-based twenty-something / genç, girişimci, teknoloji temelli, 20’li yaşlı) Bu insanların tatil algılaması yok, bunlarda aşk yok, güzel yaşamak yok, hasta olmak yok. O markaya bağımlı. Holdingine tapıyor.

Peki, beyaz yakalılar kendini emekçi olarak görüyor mu?

Hayır, kesinlikle hayır.

Bu şartlar altında neden “sınıf bilinci” oluşmuyor?

Çalışma süreleri esir etti onları. Evlerindeki konforu bile kullanamıyorlar. 10-12 saatlik çalışma süreleri ve haftada bir günlük izinleriyle ancak uyumaya ve banyo yapmaya vakitleri kalıyor. Varolan kültürlerini dahi kullanamıyorlar. Çünkü markalardan ibaret bir dünyaya hapsoldular. Bu çemberi kıramadıklarından depolitize olma, yalnızlaşma, yabancılaşma gibi sorunlar yaşıyorlar. İnsana ait duyguları köreliyor. Medyanın da bunda payı büyük tabi.

Bugün Türkiye özelinde temel çelişki İslamcı-laik çelişkisi mi, emek-sermaye çelişkisi mi?

Kuşkusuz, şu anda İslamcılık ve ırkçılığa bağlı cepheleşme, bence en büyük tehdit. İnsanların bu tehlikeyi algılamaması için medyatik yönlendirme yapılıyor tüm dünyada. Özgürleşme adına ayrımcılık yapılıyor. Temel hak ve özgürlükler üzerinde bile kavram kargaşası yaratılıyor. Böylece insanlar, inanca ve dogmaya yönlendiriliyor. Birey özgürleşmiyor ki. Evine kapanmış birey, medyanın kendisine yabancılaştırdığı birey özgür olabilir mi. Kimliği kalmamış birey özgür olabilir mi. İşçi sınıfı, sermaye için bir tehdit oluşturmuyor ki şu anda… Çünkü dünyada sınıf olayını bilinçlerden kazıyınca, caydırıcı güç ve örgütlülük kalmayınca, sermaye zaten istediğini yaptırabiliyor.

Laiklerin daha ziyade üst-orta sınıflardan, İslamcıların ise alt sınıflardan olduğuna dair bir söylem var. Laik-İslamcı çatışmasının sınıfsal bir karakteri var mı?

Göreceli olarak bundan bahsedebiliriz ama mesele aslında bu değil. Hızla gelişen İslami sermaye gerçeği var. İzmir’de, Kordon’da oturan insanlar bir anda sokaklara dökülüyorsa bunun sebebi, onların İslamcı yeni-zenginlere göre yoksullaşıyor oluşu. İyi kötü üretim ya da ihracat yapan adam bile, dinci sermaye karşısında geriliyor. Küresel sisteme entegre olan dinci sermaye büyüyor. Anadolu kaplanları krizde, üretici çöküyor. Ama ikinci cumhuriyetçilerin pazarladığı gibi Kemalistler üst sınıftı da, lobiydi de vs. bunların gerçekle alakası yok. Mitinglere en yoğun katılanlar Alevi’ler, kadınlar ve gençler. Çünkü tehdit altındalar. Azınlık, yaşam biçimini çoğunluğa dayatmaya çalışıyor. (BGHA)

“ŞU AN LİBERALLERDE SADECE ÖFKE VE ŞAŞKINLIK VAR”
Bazı liberal entelektüeller Cumhuriyet mitinglerindeki kitle üzerine sert yorumlar kaleme aldı. Mitinge katılanlar için darbeci ve milliyetçi denildi. Bu yorumları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Her şeyden önce darbecilik iddiaları gerçek dışı. 12 Mart’ta 12 Eylül’de hapse girenlere, işkenceden geçenlere bakın. Onlar yok. Bir kısmı yurtdışında, bir kısmına da hiçbir şey olmadı. Ama şimdi dudak büktükleri ne kadar isim varsa hepsi içerideydi, hepsi işkenceden geçti. Yani silindir gibi ezilen sol onlar değil. Onlar zaten hep toplumun marjinaliydiler. Kaymak tabakasıydılar. Ama maalesef medya o azınlığın elinde.

“Deri ceket içi straples giyilen bayrak, giyene asi ve erotik bir hava katıyor” ya da “Yalnız değilmişim Atam; dekolte tişörtümü beğendiniz mi?” tarzı yazılar hakkında ne düşünüyorsunuz?

Herkesin kendine göre fantezi yapma hakkı var. Eğer özgürlüğü savunuyorlarsa, özgürlüklerini tehdit altında gören o insanların kendilerini bayrakla süsleyip sokağa çıkma hakkını da savunmalılar. En azından bu insanların, din adına örtünmüş ama kendini göstermek için bunu renklendirmiş türbanlı kızdan daha doğal bir hali var. O insanlar zaten günlük hayatlarında güzelliğini sergiliyor, bedenini örtmüyor. Bedenini örtüp, sonra renklerle sergilemeye çalışan kızın durumu daha acıklı. Kesinlikle yargılamıyorum onları, bilakis çok da seviyorum. Çünkü genç insanlar ve yaşamak, güzelliklerini göstermek istiyorlar. Toplumsal baskı yüzünden öyle sokağa çıkabiliyorlar. Türbanlı kızın nasıl süslenmesi doğalsa, bayraklı kızın da süslenmesi o kadar doğal. Bunun hafife alınacak, dalga geçilecek yanını ben anlamıyorum. Şu an liberallerde sadece öfke ve şaşkınlık var.

(Bu haber RED Dergisi'nin Temmuz 2007 sayısında yayımlanmıştır)...

1 Eylül 2010, Çarşamba

“Sendikasız sanat olmaz”

26 Mart 2007

Mustafa Kuleli

mustafakuleli@evrensel.net

Her akşam televizyonlar aracılığıyla izlediğimiz diziler ve o diziler arasında yayımlanan reklâmlar kalabalık ekipler tarafından üretiliyor. Bazıları için uzaktan pek bir ‘büyülü’ gözüken bu alanda emek verenler, her tür güvenceden yoksun olarak, düşük ücretlerle çalıştırılıyor. Bu gidişe dur demek için kolları sıvayan Sinema Emekçileri Sendikası (DİSK Sine-Sen) ise emekçilerin hakkını korumak konusunda kararlı. “İnanıyoruz, inatçıyız. Kesinlikle bu sektörde çalışan insanların beklentisine yanıt olacağız.”, diyen

Sine-Sen Genel Başkan’ı Yusuf Çetin ile sektörü ve örgütlenme çalışmalarını konuştuk.

Mustafa Kuleli - BGHA
Sinema, dizi ve reklâm sektöründe örgütlenme ihtiyacı nereden doğdu?

Sinema sektörü öteden beri örgütlenmenin olmadığı bir alan. Böylesi serbest bir alanda sigortasızlık büyük bir sorun. Çalışanların geleceğe dönük bir güvenceleri yok. Günde 22 saat, 24 saat çalıştırılan insanlara, hiçbir ek ücret, fazla mesai ücreti ödenmiyor. Şayet çalışanlar haklarını isterlerse, işten çıkartılabiliyorlar. Kısacası, özverili çalışma isteniyor ancak emeğin karşılığı verilmiyor.

Bu sorunların üstesinden gelmek için ne yapmayı planlıyorsunuz?

Öncelikli hedefimiz; “sigortalı, sendikalı ve takım sözleşmeli çalışma” ilkemizi hayata geçirmek. Sendikasız, sigortasız kişilerin çalışmaması ve çalıştırılmaması gerektiğini düşünüyoruz. İşveren örgütlerine çağrımızı yaptık. Bu çağrıya olumlu yanıt alamadığımız takdirde, bizimle takım sözleşmesine yanaşmayan tüm setlerde, emekçilerimizin hakkını korumak adına, SSK’dan müfettişlerle beraber setleri basacağız. Bize yapacak bir şey bırakılmamış olacak çünkü. Hukuken de haklı olduğumuzu, böylece bir kez daha ortaya koyacağız.

Peki, bu “takım sözleşmesi” ne anlama geliyor?

Takım sözleşmesini, toplu sözleşmenin kısa süreli versiyonu olarak tanımlayabiliriz. Bizim sektörümüzün özel durumu bu. Sürekli bir çalışma ortamı olmadığı için daha kısa süreli sözleşme yapıyoruz. Takım sözleşmesiyle de mesai saatlerini düzenlemek niyetindeyiz. Takım sözleşmeleri yapıldığında her tür hak ihlalinin cezai yaptırımı olacak. Aynı şekilde, eğer bizden kaynaklı bir sorun varsa, işverenin hakkı ihlal ediliyorsa bunun çözümü için de takım sözleşmesi şart.

Bugüne kadar hangi setlerde örgütlenme çalışması yaptınız?

Örgütlenme öncesinde set ziyaretleri yaptık. Ihlamurlar Altında, Şöhret, Hırsız Polis, Binbir Gece, Hacı, Yaprak Dökümü, Acemi Cadı, Kod Adı, Gümüş gibi yirmi dört dizinin setinde deklarasyonumuzu dağıttık. Zaten çalışanların örgütlenme talebi olduğu için pek çok dizi setinde yeni üyeler kazandık. Fatih Aksoy, Birol Güven, Osman Yağmurdereli gibi birçok yapımcı da sendikaya sıcak bakıyor. Ayrıca beş ayrı sinema setinde de örgütlenmemizi yapabildik.

Sizce sendikalaşma, sektörde kaliteyi de artırır mı?

Sendikanın aktif olduğu bir sektörde, yapılan işlerin daha nitelikli olacağından kuşku duymuyorum. Düzeyin yükselmesi için sanatçıların da, sanatlarına sahip çıkması gerekiyor. Bu da ancak sendika ile mümkün olabilir. Bu sektördeki herkes emeğine sahip çıkmalı. “Sendikaya ne gerek var. Çalışıyorum, para kazanıyorum, istediğimi satın alabiliyorum.” diyenleri veya sendikalı olunca iş bulamamaktan çekinenleri özellikle sendikaya çağırıyoruz. Çünkü sanatı daha da güzel bir hale getirmemizin yolu örgütlenmeden geçiyor. (BGHA)

Sinema emekçileri ne diyor?
Tarık Akan (Oyuncu):

Marmaris’teki “ressam”ın çıkardığı yasalar ve Özal’la beraber toplumun bakış açısının değişmesi sendikalara güç kaybettirdi. Şimdi yeniden güçlenebilmemiz için tüm alanlarda yeni baştan bir örgütlenme inşa etmemiz gerekiyor. 1980’de patronların çıkarına göre düzenlenen yasaları değiştirmemiz lazım. Emekçi sendikaları ancak bu şekilde güçlenebilir.

Kenan Bal (Oyuncu):

Eskiden beri güçlü bir sendikaya ihtiyacımız vardı. Ancak isteğimiz ancak 2006 yılında gerçekleşebildi. Çabaların sonuç vereceğine inanıyorum. Oyuncuların diziye başlarken yaptıkları anlaşmalar çok ağır. Dizilerin sonraki gösterimlerinden de herhangi bir telif hakkı almıyoruz. Örgütlenerek tüm haklarımızı alabiliriz.

Selahattin Geçgel (Set Emekçisi):

Sektörde kazanılan paranın ufak bir bölümü çalışanlara geri dönüyor. Bu durumda çalışanların sendikaya sahip çıkması gerekir. Önce ağacı sulayalım ki, sonra meyvelerini yiyebilelim.

Süheyl Eğriboz (Oyuncu):

Türkiye’den başka her yerde sinema kanunu var. Bizim de öncelikli ihtiyacımız bu. Çıkarılacak bir sinema kanunu hem piyasayı düzene sokar, hem sendikanın işini kolaylaştırır.

Halil Dede (Set Emekçisi):

Eskiden çalışma şartlarımız daha iyiydi. Biz de şimdi çalışma şartlarını düzeltmek ve haklarımızı geri kazanmak için örgütleneceğiz. Ben de hem çalışıp, hem set set dolaşıp arkadaşlara sendikayı anlatacağım.

(Bu haber, 26 Mart 2007 tarihinde, BirGün Gazetesi'nde yayımlanmıştır.)...