Son Yazılar
1 Eylül 2010, Çarşamba

“Türkiye’de burjuvazi ödlek ve sığ”

19 Kasım 2008

Mustafa Kuleli

Geçen hafta Taraf Gazetesi’nin birinci sayfasından yükselen “batıyoruz” çığlığı aklımıza “Burjuvazi bu ülkede görevini yapıyor mu?” sorusunu getirdi. Avrupa’da kiliseyi zayıflatan, kralları deviren, özgürlükleri genişleten, devlet yönetimini sivilleştiren, aydınlanmayı gerçekleştiren burjuvazinin aksine; Türkiye’deki sermaye sınıfı pek bir kendi dalgasında ama hükümet ve asker arkasında göründü bize. Bu günlerde hem orduyu hem hükümeti eleştiren Taraf Gazetesi’nin reklamlarının kesilmesi, başka bir ifadeyle sermaye sınıfının Taraf’a reklam vermekten imtina etmesi de bu durumu kanıtlar nitelikte. Buradan hareketle işçi sınıfı ve burjuvazinin tarihsel misyonlarını, Türkiye’deki durumu, orduyu, medyayı, patronları, ekonomiyi ve bunların birbirleriyle ilişkisini Prof. Dr. Mehmet Altan’la konuştuk.

Batı’da sınıflar nasıl gelişti?

Avrupa’da sermaye birikimiyle ortaya çıkan burjuvazi ve tarımdan kovulmuş, emeğinden başka satacak hiçbir şeyi kalmamış proletarya doğdu. Biz ise sınıfların doğamadığı bir yapıdan geliyoruz. Bunun sebebi de feodalite ile Osmanlı toprak düzeni arasındaki fark. Bu düzen sermaye birikimini ve dolayısıyla sınıfların doğmasını engelledi. Feodal düzende ise büyük toprak sahipleri sermaye birikimi yapabildi. Bu nedenle bizde Marksizm ve liberalizm algılanamamıştır ve gelişememiştir.

İki modern sınıf olarak burjuvazi ve işçi sınıfının misyonu neydi?

Dönemlere göre oynadıkları roller değişti elbette. Burjuvazi başlangıçta çok devrimci bir sınıftı. Hem kiliseye hem krallığa karşı dövüştü. Sistemi modernleştirmesi, özgürlükleri genişletmesi, yığınları arkasına alarak mevcut yapıyı dönüştürmesi, o statik yapıyı akılcı, insan odaklı bir yeni yapıya çevirip aydınlanma sürecini başlatması çok önemliydi. Ama zaman içinde her devrimci unsur gibi burjuvazi de tutuculaştı, statükoyu oluşturdu. O değiştirmiş olduğu sistemin değişimini engelleyen bir muhafazakâr hale dönüştü.

Ve işçi sınıfı tarih sahnesine çıktı…

Evet; burjuvaziye karşı, değişim isteyen, işçi sınıfının hakkını-hukukunu savunan, sömürüye karşı bir yapı ortaya çıktı. Burjuvazi ve proletarya arasındaki büyük kavga da demokrasinin gelişmesini sağladı.

Burjuvazinin başardıklarını konuştuk, peki işçi sınıfının dünyaya kazandırdıkları neydi?

Lenin’in kurduğu Sovyetler Birliği de kapitalist sistemin hızla dönüşmesini sağladı. Kapitalist ülkelerdeki sosyal demokratlar, düzenin daha adil ve özgürlükçü olmasına, sistemin kendi içinde tavizler vermesine neden oldu. Ayrıca soğuk savaş dönemindeki uzay yarışı sayesinde sistem dönüştü ve teknoloji ihraç eder hale geldi.

“DEVLET ELİYLE YARATILAN ZENGİNLER”
Türkiye’de ortaya çıkan ya da yaratılan sermaye sınıfı demokratikleşme, şeffaflaşma, sivilleşme gibi görevleri üstlendi mi?

Bir kere bunlar ne kadar burjuva bunu sormak lazım. Sermaye birikimi yok. Onun geleneği, felsefesi yok. Aslında devlet eliyle yaratılan zenginler bunlar. Devleti dönüştürecek, demokratik taleplerle ortaya çıkacak halde değiller. Devletin uzantıları olarak ortaya çıkmış ve iç pazarı uzun süre sömürmüş, devlet desteğiyle ayakta kalmış bir grup. Bu ülkenin bütün büyük sermaye gruplarına bakın. Hepsi devletle içli dışlı işlerden geliyor. Piyasa dinamiklerinin ortaya çıkardığı unsurlar değil bunlar. Ancak 24 Ocak kararlarından sonra nispi bir değişimcilik, dönüşümcülük geliyor. Çünkü dışa dönük büyüme, ihracat başlıyor. Devlet olmadan da para kazanabilecek, dışarıdan para kazanabilecek unsurlar, dünyaya daha açık bir söylemi, devlete karşı nispi bir eleştiriyi dile getiriyorlar. Ama toplamda, bugün bile bunlar devletten çok korkan, yeryüzünün değişiminden yana olmak yerine bazı iç dengeleri çok fazla ciddiye alıp kollayan, hala ödlek, Ankara’dan bağını koparamamış, serpilse de reşit olamamış bir halde.

Türkiye burjuvazisinin demokratikleşmeden, sivilleşmeden, Ankara’nın gücünün kırılmasından çıkarı yok mu?

Elbette var.

Bunun farkında değiller mi?

Sen gerçekten yeryüzü standartlarında yarıştığın vakit bunların farkında oluyorsun. Aynı zamanda şöyle bir şey de var; hala iktidar bir grupla uğraştığında çok ağır hırpalayabiliyor. Bütün reformlara rağmen devletin ekonomik gücü ve siyasi gücü beraber hareket ediyor. Bunun sistematik kavgasını yapabilecek bir örgüt, bir parti yok. Sonunda herkes gelip devlete teslim oluyor.

Bu bağlamda Taraf gazetesinin 45 bin’lik net satışına rağmen reklam alamıyor oluşunu nasıl değerlendirmek lazım?

Bu ülke liberal Cavit Bey’i asmış, Mustafa Suphi’yi de öldürmüş. Hem de yakın bir geçmişte. Bu toprakların en parlak liberallerinden biri olan Cavit Bey’in astırılıp, Komünist Mustafa Suphi’nin boğdurulması tesadüf değildir. Peki, hem liberalizme hem Marksizme karşı bir sistem nasıl olabilir? Osmanlı toprak düzenine uygun, bürokratik, sarayın modern hali olan Cumhuriyet’i övmekle, desteklemekle, yaşatmakla örtüşen bir fikirsel yapı bu. Peki, bunu kim yapıyor? Kemalizm. Peki, Kemalizmin şampiyonluğunu kim yapıyor? Askeriye. Peki, Kemalizm sadece siyasi bir görüş mü? Hayır, aynı zamanda devletçilik. Yani devletin sahibi olan kesim Osmanlı’daki saray bürokrasisi. Zaten Cumhuriyet’i kuranlar da sarayın bürokratları, askeri bürokratlar. Cumhuriyet’i bir şekilde kendine göre yapan güç ordu. Burada askeriyenin siyasete karışması, oyunun kurallarını belirlemeye kalkması “normal” oluyor. Mesela e-muhtıra gecesi bazı televizyon kanalları muhtıradan yana tavır almışlardı. Türkiye burjuvazisinin demokrasi kavgası, 1700’lerin Fransız burjuvazisinin emekleme dönemine bile erişmemiş durumda. AB’yi falan destekliyorlar ama fiili demokratik bir kavgaya girildiğinde bundan uzak duruyorlar. Onun için, ben bunların hepsini ödlek olarak niteliyorum. Gerçekten Taraf’a büyük katkı sağlamaları lazımdı. Çünkü Taraf ordunun da denetlenebilir olduğunu gösteriyor. Şimdi ordunun köpürüp, bağırıp çağırıp “biz kendimizi denetletmeyiz” demesi Batı burjuvazisi için kabul edilebilir bir şey değildir. Onlar, bunu çoktan geride bıraktı. Bugün yaşanan ordu denetlenecek mi, denetlenmeyecek mi meselesi. Ama Türkiye burjuvazisi bu konuda çok ürkek.

Ya Nokta dergisi deneyimi?

O da dehşet vericiydi, rezaletti. AKP için de söylemek lazım bunu. AKP nasıl sesini çıkarmadı? “Darbe Günlükleri”ni yazıp darbe planları yapanları değil, gazeteci Alper Görmüş’ü alıp yargıladılar. Bir başka rezalet de, askeri mahkemeden karar çıkması. Memlekette hala çift başlı yargı var. Burjuvazi bunu konuşmuyor, AKP konuşmuyor. Biz de bu AKP’den demokrasi bekliyoruz. Askeri Yargıtay ve Danıştay var. Bu, ben ayrı bir devletim demektir. Taraf’a “şu belgeyi gönderin, yoksa sizi gözaltına alıp tutuklarsak avukatınız da dosyayı göremeyecek” diye yazı gönderdiler. Böyle bir imkânları var hâlâ.

“BURJUVAZİ ENTELEKTÜEL DEĞİL”
Peki bir dolu holdingin yönetim kademelerinde emekli askerlere yer vermesini nasıl açıklayabiliriz?

Burjuvazi orduyu demokratik sınırlara çekmek yerine el altından ilişkilerini iyi tutma peşinde. Diyorlar ki: “Siz böyle konuşuyorsunuz ama Türkiye’nin reel koşulları farklıdır, kolay kolay da değişmez, biz iş adamı olarak günü idare edelim.” Nihayetinde Taraf’ı çıkartan ekibin amacı Avrupa standartlarında çağdaş ve özgür bir demokrasi. Bu burjuvazinin de çıkarına olan bir şey.

Burjuvazinin bu çıkar doğrultusunda hareket etmemesi irrasyonel değil mi?

Evet, kesinlikle irrasyonel. Bu irrasyonalite taşınabiliyordu, çünkü bunu halka ödettiriyorlardı, devlete ödetiyorlardı. Ama artık üretim biçimindeki dönüşüm ile bu da mümkün olmaktan çıkacak.

Bir patron için günlük olarak işleri yürütmek, uzun vadeli bir projeksiyona sahip olmamak sağlıklı mı?

İş adamlarının çok büyük bir bölümü devletle ilişkili. “Devlet benim uzağımda dursun” diyeni çok az. Yeryüzünden para kazanıp, içerideki dalgalanmadan etkilenmeyecek adamlar bunlar. Onlar da zaten kendi sağlıklı yapılarını kurduklarından, bu işlere bulaşmıyorlar. Hiçbiri sosyal yapıdaki sorunlardan dolayı, bir gün kendi işlerinin de etkileneceği kanaatinde değil. Bu daha beyinsel bir iş. Entelektüel değil bizim burjuvazimiz. O anlamda aristokrat değil. Esnaf mantıklı Akşam kasasını sayan adam gibi bakıyor. Bir derinliği yok. Bir sosyal bakışı yok.

Uzun vadeli çıkarlarını göremiyorlar mı?

Anlamıyorlar. Esnaflıktan geliyorlar. Bir iki kuşak öncen, baban bakkalsa neyi anlayacaksın?

Ama o insanların çocukları, torunları Amerika’da tahsil görüp, Türkiye’deki şirketlerinin başına geçmedi mi?

Türkiye’deki bütün bankaları satın alacağın paraya, dünyadan doğru dürüst bir bankanın yarısını alamıyorsun. Yani sermaye birikimi çok az.

“KOCA ÜLKEYİ İÇ SÖMÜRGE OLARAK KULLANMIŞLAR”
Bu bağlamda sermaye sınıfından yöneticiler başarısız mı?

Herkesin Marks’tan bahsetmesi aslında ne kadar konjonktürel. Kriz olunca Marks’ı hatırlıyorlar. Her şey gündelik. Uzun vadeli bir bakış yok. Sosyolojik olarak hafifliyor yeryüzü. Magazinleşme had safhada. Bir çağ değişiminin getirdiği bütün patolojik vak’alar mevcut. E bir dünya markamız bile yok. Formula-1 İstanbul Grand Prix’ine sponsor bile bulamadılar. Böyle bir komedi olabilir mi? Üretim biçimi dönüşmeye başladı ve iş dünyasındaki statüko buna direniyor. Bu paraları, pulları kim bırakır. Koca ülkeyi iç sömürge olarak kullanmışlar, bırakmak isterler mi? Bu Tuzla’daki hadise olacak iş mi? Sadece seyrediyorlar. İstanbul’un Şişli’si ile Bingöl’ünYedisu ilçesi arasındaki gelir farkı 274 kat. Burayı resmen bölmüşler zaten. Ayrıca Türkiye çok kötü yönetiliyor. Kötü yönetilmekten de öte, rejimi “iç sömürge” rejimi. Faşizm var burada. Ve insanlar alışmış buna.

“Sınıf çıkarı”nın gereği değil mi bunlar?

Sanayi dönemin kavramlarıyla gelmekte olan nasıl analiz edilebilir? Marks’taki “üretim tarzı” nedir? İnsanın üretim aleti değiştiği vakit, onun tüm ilişkileri de değişir. Kas gücüne dayalı bir teknolojik modelden, beyine dayalı bir teknolojik modele geçiyoruz. Yeryüzünde artık emek dönemi bitiyor. “İşçileri sömüreyim” mantığıyla dünyayla rekabet edemezsiniz. Bu bizim burjuvazinin reşit olmaması, beyinsel üslubunun belli bir seviyeye gelmemesi ile alakalı. Dünya yüksek katma değer ve yaratıcılık üstünden başka bir noktaya gidiyor. “İşçileri sömürelim” mantığı geriliyor.

Bu yeni beyaz yakalı grup da emekçi değil mi?

Hayır. Sömürü fabrikada olur. Bill Gates insanları sömürerek mi para kazanıyor, geliştirerek mi? Adamın yazılım satabilmesi için senin bir bilgisayarının olması lazım. Bilgisayar alabilmek için de iyi bir gelirinin ve onu anlayacak beyinsel yapının olması gerek. Çin’deki fabrika işçisine satabilir mi yazılım? Satamaz. Ama satmak zorunda, yoksa sistem çöker. Demek ki onu geliştirecek, kalkındıracak, yaratıcı bir hale getirecek. Bilgi ekonomisinin farkı bu. Dünya buraya doğru gidiyor. Yoksa işçi sınıfı artık kayboldu, sömürü yok oldu, herkes refaha erişti demiyorum. Ama sanayi üretiminin ve işçi sınıfının istihdam içindeki payının küçüldüğünü de görmek lazım. Bir de bu iş sonunda enerjiye dayanıyor. Atom enerjisine geçildiği vakit insanları neden sömürmek zorunda kalalım? İşte statüko buna da direniyor.

Zenginin daha zenginleştiği, fakirin daha fakirleştiği söyleniyor. Katılır mısınız?

İnsanlık tarihinin en yüksek büyümesi son 30 yılda kaydedildi. Aynı zamanda büyüme her tarafa intikal ediyor. Mesela Facebook’u yapan 22 yaşındaki genç nasıl ortaya çıkabiliyor? Yaratıcı bir fikri olanın çok çabuk zenginleşme imkânının olduğu bir dönemdeyiz. Sanayi sonrası dönemi algılayanlar zenginleşirken, bu yeni döneme uyum sağlayamayanlarda bir gerileme söz konusu. Eski anlamda kapitalist sömürüden kaynaklanan bir durum değil bu....

1 Eylül 2010, Çarşamba

“Sendikasız sanat olmaz”

26 Mart 2007

Mustafa Kuleli

mustafakuleli@evrensel.net

Her akşam televizyonlar aracılığıyla izlediğimiz diziler ve o diziler arasında yayımlanan reklâmlar kalabalık ekipler tarafından üretiliyor. Bazıları için uzaktan pek bir ‘büyülü’ gözüken bu alanda emek verenler, her tür güvenceden yoksun olarak, düşük ücretlerle çalıştırılıyor. Bu gidişe dur demek için kolları sıvayan Sinema Emekçileri Sendikası (DİSK Sine-Sen) ise emekçilerin hakkını korumak konusunda kararlı. “İnanıyoruz, inatçıyız. Kesinlikle bu sektörde çalışan insanların beklentisine yanıt olacağız.”, diyen

Sine-Sen Genel Başkan’ı Yusuf Çetin ile sektörü ve örgütlenme çalışmalarını konuştuk.

Mustafa Kuleli - BGHA
Sinema, dizi ve reklâm sektöründe örgütlenme ihtiyacı nereden doğdu?

Sinema sektörü öteden beri örgütlenmenin olmadığı bir alan. Böylesi serbest bir alanda sigortasızlık büyük bir sorun. Çalışanların geleceğe dönük bir güvenceleri yok. Günde 22 saat, 24 saat çalıştırılan insanlara, hiçbir ek ücret, fazla mesai ücreti ödenmiyor. Şayet çalışanlar haklarını isterlerse, işten çıkartılabiliyorlar. Kısacası, özverili çalışma isteniyor ancak emeğin karşılığı verilmiyor.

Bu sorunların üstesinden gelmek için ne yapmayı planlıyorsunuz?

Öncelikli hedefimiz; “sigortalı, sendikalı ve takım sözleşmeli çalışma” ilkemizi hayata geçirmek. Sendikasız, sigortasız kişilerin çalışmaması ve çalıştırılmaması gerektiğini düşünüyoruz. İşveren örgütlerine çağrımızı yaptık. Bu çağrıya olumlu yanıt alamadığımız takdirde, bizimle takım sözleşmesine yanaşmayan tüm setlerde, emekçilerimizin hakkını korumak adına, SSK’dan müfettişlerle beraber setleri basacağız. Bize yapacak bir şey bırakılmamış olacak çünkü. Hukuken de haklı olduğumuzu, böylece bir kez daha ortaya koyacağız.

Peki, bu “takım sözleşmesi” ne anlama geliyor?

Takım sözleşmesini, toplu sözleşmenin kısa süreli versiyonu olarak tanımlayabiliriz. Bizim sektörümüzün özel durumu bu. Sürekli bir çalışma ortamı olmadığı için daha kısa süreli sözleşme yapıyoruz. Takım sözleşmesiyle de mesai saatlerini düzenlemek niyetindeyiz. Takım sözleşmeleri yapıldığında her tür hak ihlalinin cezai yaptırımı olacak. Aynı şekilde, eğer bizden kaynaklı bir sorun varsa, işverenin hakkı ihlal ediliyorsa bunun çözümü için de takım sözleşmesi şart.

Bugüne kadar hangi setlerde örgütlenme çalışması yaptınız?

Örgütlenme öncesinde set ziyaretleri yaptık. Ihlamurlar Altında, Şöhret, Hırsız Polis, Binbir Gece, Hacı, Yaprak Dökümü, Acemi Cadı, Kod Adı, Gümüş gibi yirmi dört dizinin setinde deklarasyonumuzu dağıttık. Zaten çalışanların örgütlenme talebi olduğu için pek çok dizi setinde yeni üyeler kazandık. Fatih Aksoy, Birol Güven, Osman Yağmurdereli gibi birçok yapımcı da sendikaya sıcak bakıyor. Ayrıca beş ayrı sinema setinde de örgütlenmemizi yapabildik.

Sizce sendikalaşma, sektörde kaliteyi de artırır mı?

Sendikanın aktif olduğu bir sektörde, yapılan işlerin daha nitelikli olacağından kuşku duymuyorum. Düzeyin yükselmesi için sanatçıların da, sanatlarına sahip çıkması gerekiyor. Bu da ancak sendika ile mümkün olabilir. Bu sektördeki herkes emeğine sahip çıkmalı. “Sendikaya ne gerek var. Çalışıyorum, para kazanıyorum, istediğimi satın alabiliyorum.” diyenleri veya sendikalı olunca iş bulamamaktan çekinenleri özellikle sendikaya çağırıyoruz. Çünkü sanatı daha da güzel bir hale getirmemizin yolu örgütlenmeden geçiyor. (BGHA)

Sinema emekçileri ne diyor?
Tarık Akan (Oyuncu):

Marmaris’teki “ressam”ın çıkardığı yasalar ve Özal’la beraber toplumun bakış açısının değişmesi sendikalara güç kaybettirdi. Şimdi yeniden güçlenebilmemiz için tüm alanlarda yeni baştan bir örgütlenme inşa etmemiz gerekiyor. 1980’de patronların çıkarına göre düzenlenen yasaları değiştirmemiz lazım. Emekçi sendikaları ancak bu şekilde güçlenebilir.

Kenan Bal (Oyuncu):

Eskiden beri güçlü bir sendikaya ihtiyacımız vardı. Ancak isteğimiz ancak 2006 yılında gerçekleşebildi. Çabaların sonuç vereceğine inanıyorum. Oyuncuların diziye başlarken yaptıkları anlaşmalar çok ağır. Dizilerin sonraki gösterimlerinden de herhangi bir telif hakkı almıyoruz. Örgütlenerek tüm haklarımızı alabiliriz.

Selahattin Geçgel (Set Emekçisi):

Sektörde kazanılan paranın ufak bir bölümü çalışanlara geri dönüyor. Bu durumda çalışanların sendikaya sahip çıkması gerekir. Önce ağacı sulayalım ki, sonra meyvelerini yiyebilelim.

Süheyl Eğriboz (Oyuncu):

Türkiye’den başka her yerde sinema kanunu var. Bizim de öncelikli ihtiyacımız bu. Çıkarılacak bir sinema kanunu hem piyasayı düzene sokar, hem sendikanın işini kolaylaştırır.

Halil Dede (Set Emekçisi):

Eskiden çalışma şartlarımız daha iyiydi. Biz de şimdi çalışma şartlarını düzeltmek ve haklarımızı geri kazanmak için örgütleneceğiz. Ben de hem çalışıp, hem set set dolaşıp arkadaşlara sendikayı anlatacağım.

(Bu haber, 26 Mart 2007 tarihinde, BirGün Gazetesi'nde yayımlanmıştır.)...

Mustafa Kuleli
1 Eylül 2010, Çarşamba

21 Haziran 2010

Mustafa Kuleli

kuleli@evrensel.net

Ne istediğimizi, ne için mücadele ettiğimizi, işçi sınıfı iktidara gelince ne olacağını soruyorlar bazen. Dilim döndüğünce anlatmaya çalışıyorum. Kimisi tatmin oluyor verdiğim yanıtlardan, kimisinin yüzünde asılı duruyor soru işaretleri, görüyorum. Bazıları ikna olmaya teşne, bazıları zaten öğrenmek için sormuyor soruları. Ama her halükarda anlatmak bir iş, anlatmak tek seçenek…

Belli ki teorik laflar pek işe yaramıyor böyle konuşmalarda. Psikolojik üstünlük de yok elimizde. Herkesin ağzında bir ‘Sovyetler yıkıldı’ sakızı, boyuna çiğniyor! Sennur Sezer'in dediği gibi herkesi şaşırtacak yeni bir ses arıyoruz aslında, kalabalıkları etkileyecek bir ses…

Ben, naçizane, arkadaşlarımla konuşurken onların hayatından ya da kendi hayatımdan çıkıyorum yola. Buralardan misal vererek anlatmaya çalışıyorum derdimizi...

Annem kanser oldu benim, bazılarınız biliyor. Hiç de beklemiyorduk üstelik böyle bir şeyi, sapasağlam durur annem. Elbette bir tek biz değiliz bu illetle mücadele etmek zorunda kalan. Ama başına gelince insanın, içine düşünce bu mücadelenin bir dolu şey görüyor, öğreniyor bir yandan. Sonra anlatıyoruz işte, hakikate bir şey katmaya çalışmadan:

Doktorumuz kemoterapinin işe yaramayacağını en başından söyledi bize. Türkiye’de pek yaygın olmayan başka bir tedavi önerdi. Hiç düşünmeden kabul ettik. Güvenimiz tam doktorumuza… Ancak, bu tedavide kullanılacak ilacın 8 bin lira olması gibi bir ‘sorun’ vardı. Üstelik her ay bir kutu almak gerekiyordu ve annem ömrünün sonuna kadar kullanacaktı bu ilacı. Sorduk soruşturduk, ‘devlet baba’nın ilacın bedelini ödediğini öğrendik. Ne de olsa 25 yıl hizmet üretmiş iki emekli öğretmen vardı karşısında. Ama ‘devletimizin’ bir şartı vardı bunun için: Annem önce iki kür kemoterapi görmeli ve bunun işe yaramadığını kanıtlamalıydı devlete…

Çaresiz kabul ettik. Bilen bilir, bir dolu yan etkisi var bu kemoterapinin. Hepsini tecrübe ettik. Ağrılar, yemek yiyemeden geçen günler, tamamen dökülen saçlar ve dibe vuran kan değerleri gibi… Böylece ‘hak ettik’ Bayer’in ürettiği bu 8 bin liralık ilacı.

Bu arada, kansere karşı mücadelemizde iki ay kaybettik ve kemoterapi kanserli hücrelere (annemin deyimiyle sevimsizlere) bir şey yapamadığı gibi, sağlıklı hücrelere de zarar verdi, tahmin ettiğimiz gibi…

Bazen bu olayı olduğu gibi anlatıp, “İşte bunun için devrim istiyoruz” diyorum bu günlerde. Daha ne diyeyim?

Herkes doğru dürüst tedavi görebilsin, çocuğunu okutabilsin, çocuklar yokluk nedir bilmesin, yokluktan ağlamasın, ülkenin gençleri dağlarda birbirini öldürmesin diye devrim istiyoruz işte...

Daha ne diyelim?

 ...

1 Eylül 2010, Çarşamba

Yazar Murat Belge: En çok masumiyeti kaybettik

15 Temmuz 2007

Mustafa Kuleli / BGHA

mustafakuleli@evrensel.net

Yazar Murat Belge ile meyhane kültürünü ve edebiyatçıların meyhanelere olan düşkünlünü konuştuk. Belge’ye göre, toplumda hem masumiyet, hem de hoşgörü kaybı var

“Sait Faik öykülerinde gördüğümüz yahut Orhan Veli şiirinde kokusunu aldığımız o İstanbul artık yok” diyor Murat Belge. O eski İstanbul günden güne yok olurken, kentin tüketim ve eğlence pratikleri de değişiyor. Entelektüellerin mey sofrası etrafında toplanıp sohbet ettiği meyhanelerin yerini “entel bar”lar alıyor. Orta halli insanların hâkim olduğu İstanbul kültürü değişiyor.

Meyhane nasıl bir yerdir?

Bizim Türkiye kültüründe veya genel olarak Akdeniz kültüründe sınıflar birbirinden çok kopuk yaşamazlar. Kent sınıflara göre ayrışmaz. Fakir de orta halli de zengin de hep aynı yerlerde oturur. Onun için hep bir alışveriş vardır. Meyhane de biraz böyle bir yerdir. Biraz da hani rint denilen, kalender, hayatta fazla titizlenmeyen, karşısına çıkan şeyleri mesele etmeyen, daha rahat insanların çoğunlukta olduğu bir yerdir meyhane.

Kimler gider meyhaneye? Sofrada neler konuşulur?

Orada genellikle orta halli memurlar olur. Öncelikle işlerindeki servisin şefinden filan bahsederler. O bilmem ne demiştir de, O da ona bir laf geçirmiştir, şef mahvolmuştur. Sonra takım, futbol, maç konuşulur. Epeyce bir içip gevşedikten sonra kadınlar falan gibi konulara da gelinebilinir. O da yine işte olan bir şeydir. Daktilocu kadın Fahrinüsa vardır. O, ona fena halde bakıyordur ama O yüz vermiyordur. Arada alınganlıklar olur. “Sen bana öyle nasıl yaparsın lan!” falan gibi bir diyaloglar yaşanır. Sonra barışılır.

Yalnızca bu kadar mı? Daha “derin” meseleler konuşulmaz mı?

Çok fazla konuşacak konusu olmayan insanlardır müdavimler. Hayatlarının bir tür uzantısı olarak oraya giderler. Sınırlı hayatlar yaşayan, sınırlı konuları olan insanların büyük ölçüde gene o konularını bıkmadan usanmadan ısıtıp tükettikleri mekândır. Orta halli kesim böyle bir muhabbet yaşardı meyhanede. İçkinin etkisi altında insanlar biraz açılıp saçıldıklarından hikâyeleri daha bir ortaya çıkabilir meyhanede. Sıradan insanların aslında o kadar da sıradan olmayan anlarının ortaya çıkabildiği bir yer meyhane.

EN ÇOK MASUMİYETİ KAYBETTİK
Bugüne doğru gelirsek, meyhaneler nasıl bir değişim geçirdi?

1950’ler 60’lar arasında İstanbul nüfusunun önemli bir oranını oluşturan gayrı müslimler gittiler. Şehir hayatıyla ilgisi ve İstanbul hayatına dair bilgisi olmayan çok sayıda insan geldi. Bütün bunlardan sonra o eski gelenekler falan büyük ölçüde unutuldu. Bugün gençliğimde meyhanede yediğimiz mezeler bulunmuyor. Mesela sarma diye kokoreç malzemesinden yapılan ama böyle tencerede pişirilen, dereotu ve taze soğan ile yapılan şey artık yok. Çiroz kalmadı mesela. Uskumru kalmadığı için şimdi istavritten yapılan çiroz bir şeye benzemiyor. Ramazan ayında en azından meyhanelere gelmiyor insanlar. Ramazan’da artık oruç mu tutuyorlar ne yapıyorlarsa evlerinde…

Bugünün meyhanelerinde az önce bahsettiğimiz meyhane kültürü devam ediyor mu?

O eski meyhane kültürü, o eski orta halli insanların egemen olduğu İstanbul kültürü büyük ölçüde değişti. Sait Faik öykülerinde gördüğümüz yahut Orhan Veli şiirinde kokusunu aldığımız o İstanbul artık yok. Gelişmeler de, zenginleşmeler de var ama arada kaybedilenleri de görmek gerek…

Nedir kaybedilenler?
Kaybedilen başlıca şey safiyet. Eskiden herkes daha masumdu…
Türk edebiyatında rakı kültürü, meyhane kültürü önemli bir yer edinmiştir. Bu durumun nesnel bir temeli var mı?

Şair, çok erken dönemlerden itibaren meyhanede çokça vakit geçiren biridir. Divan şiirinin başlıca temalarından biridir mey sofrası. Bu bazen bahçede kurulur, bazen kapalı bir mekânda kurulur. Kimisi der ki bu aslında bir semboldür. İnsanı tasavvufi bir alem içinde yaradana götüren coşku, içkinin verdiği cezbe ile o metafor ile anlatılmıştır. Muhtemelen doğrudur ama onun sadece metafor olduğunu sanmıyorum. Metafor marka bir rakı vardıysa o tarihlerde tabii başka. (Gülüyor)

EDİP CANSEVER’İN TEK EĞLENCESİ MEYHANEYE GİTMEKTİ
Edebiyatçıların içkiye olan ilgisi nereden kaynaklanıyor?

Edebiyat ve sanat ile uğraşan insanlar öteden beri içkiyle daha bir içli dışlıydılar. İçki insanın dünyaya bakışına değişiklik getirir. Şair de öncelikle o değişikliğe ihtiyacı olan insandır. Biraz değişik anlattığın zaman zaten şair olursun. Mesela Edip Cansever’in Kapalı Çarşı’da dükkânı vardı ama işin hepsini ortağına bırakır, kendi üst katta oturup şiirlerini yazardı. Ben de okuldan çıkıp ona uğrardım. Birlikte Refik’e Yakup’a giderdik. Edip Cansever “Hayatta eğlencen nedir?” dediğin zaman “Meyhaneye gitmek” derdi. Başkaca bir bildiği yoktu. Pek çok insan da böyleydi.

Peki, ne oldu da entelektüeller uzaklaştı meyhanelerden?

70’lerde bar kültürü gelişmeye başladı. Mesela Papirüs gibi barlar 70’lerde ilk olarak açıldı. Bizim yazar-çizer erbabı da meyhaneleri yavaş yavaş terk edip ha bire modaları değişen barlara gitmeye başladı. Bunu bir dönüm noktası olarak almak mümkün. Daha önce Orhan Veli, Sait Faik vs. o kuşakların hayatı Kurdun Meyhanesi, Lambo’nun Meyhanesi hep bu mekânlarda geçti. Daha sonraki kuşaktan ise “Ece’ye mi gidiyorsun?”, “Papirüs’ten mi geliyorsun?”, “Arif’in oraya mı gidiyorsun?” laflarını duyduk.

Son olarak; “Rakı kişilikli bir içkidir” diyorsunuz. Bunu biraz daha açabilir miyiz?

Bizim Türkiye’de rakı içiyor oluşumuz bana hep bir ayrıcalık gibi gelir. Bir de rakı kültürü içinde meze kültürü de olduğu için bitkiler ve hayvanlar aleminin bir takım köşelerinden alınma bir takım lezzetler tadarız.. Rakı bunlarla gidiyor. Sanki şarapta yemek daha belirleyici. Yani “bunu yerken, onun yanına şunu içeyim” diyorsun. Ama rakı daha belirleyici bizim Akdeniz sofrasında. Orkestra şefi adeta. Sofraya rakıyı koyduğun zaman hangi sazların çalacağı ona göre belirleniyor. (BGHA)

“EDİP CANSEVER’İN ŞİİRİNDE İNSANIN BURNUNA RAKI KOKUSU ÇARPAR”
İçinde meyhanenin ve rakının olduğu eserler deyince…

Sait Faik’de ve o kuşakta bu çok vardır. Edip Cansever’in şiirinde adeta rakı kokusu burnuna çarpar. Cemal Süreyya’nın çeşitli mısralarından bilirsin ki bu adam meyhaneyi bilen bir adamdır. Turgut Uyar desen gene öyledir. Meyhane, o kuşakların hayatının önemli bir parçasıdır.

“HOŞGÖRÜ ARTMIYOR, AZALIYOR”
Sancar Mağruflu bir yazısında aktarmıştı: İzmir Kemeraltı’nda Bahar Meyhanesi, kapısına “Ramazan münasebetiyle sahura kadar açığız” yazarmış. Bu biraz da hoşgörü isteyen bir şey. Bu bağlamda nereye geldi Türkiye?

Şimdi bu kalabalıkta dindar olanların koyduğu yazılı veya yazısız kuralları uygulamak daha fazla tutulan yol oluyor. O bakımdan hoşgörünün artmasını beklerken galiba biraz tersiyle karşılaşıyoruz.

“ŞARAP VE RAKI İÇEN AYNI MASADA OTURMAMALI”

Benim bir ahbabım vardı, Necmi Baba derdik. Fenerbahçe’de denizde dört kazık üstüne ev yapmıştı. Komplike bir yapı idi. Asma köprü tertibatıyla onu çalıştırırdı. Bir gramofonu ve belki iki üç bin tane taş plağı vardı. Orası akşam ahbaplarıyla içki içmek için kaçtığı bir yerdi. Bize şöyle derdi: “Şarabın fikri başka, rakının fikri başka. Aynı masada bunlar oturmamalı. Çünkü bunları içenler dünyaya başka türlü bakıyorlar.”

(Bu haber 15 Temmuz 2007 tarihinde BirGün Gazetesi'nde yayımlanmıştır)...

1 Eylül 2010, Çarşamba

“Beyninizi ve cebinizi astrologlara teslim etmeyin”

22 Mart 2007

Mustafa Kuleli / BGHA

“Safsata Anketi”ni hatırlıyor musunuz? Bundan 4-5 sene önce Bilim ve Ütopya Kooperatifi tarafından yapılan bu kapsamlı anketin sonuçlarına göre, İstanbul, Ankara, Orta Doğu Teknik ve Kocaeli Üniversitelerinin; Fen, Mühendislik ve Tıp fakültesi öğrencileri astrolojiye, falcılara, nazara ve kadere inanıyordu. Hem de yüzde 70-80 oranlarla. Üstelik ankete katılan dördüncü sınıf öğrencilerinde bile durum pek farklı değildi.

Evet, Türkler astrolojiye meraklı. “Saygın” gazetelerde astrolojiye geniş yer veriliyor. Kimieri günlük yaşamlarını gazetelerdeki fal yorumlarına bakarak planlıyor. Peki ama gezegenler ve yıldızlar insan hayatı üzerinde gerçekten etkili mi? Cevabı, İstanbul Kültür Üniversitesi'nden Prof. Dr. Dursun Koçer veriyor. Kendisi bir gök bilimci.

Astronomi nedir?

Astronomi, evreni ve evrendeki gök cisimlerini bilimsel yöntemle inceleyen, araştıran bir bilim dalıdır.

Peki, astroloji nedir?

Her şeyden önce astroloji bir bilim değildir. Çünkü bilimin metodolojisinin uygulandığı bir alan değildir. Astroloji tarihsel önemi olan, bugün içinse hiçbir önemi olamayan, bir bilgi birikimi yöntemidir.

Yani siz de, astrologlar da gökyüzüne bakıyorsunuz ama onlar sizin gördüklerinizden daha başka şeyler görüyorlar...

Onlar gökyüzüne bakmıyorlar. Teleskopla işleri yok. Katalogdan ya da bilgisayar programından belli bir tarihte yıldızların nerede olduğuna bakıp, yorum yapıyorlar.

Astrolojinin İsa’dan önce 5 bin yılına kadar gittiği söyleniyor…

İnsanlar ilk çağdan bu yana doğayı anlamaya çalıştı, buna mecbur oldu. Çeşitli doğa olaylarının sebeplerini bilmeyen, anlayamayan ve bu yüzden korkan insanoğlu gökyüzü olaylarını izlemeye başladı. Bu izleme pratiği insanların yaşamlarını sürdürmesi için en önemli faktör haline geldi. Gözledikleri bilgileri kaydettikçe gökyüzü hareketlerinin bir rutini olduğunu keşfettiler. O topluluklardaki kişilerden bazıları, gök olaylarını daha iyi algılamaya, kaydetmeye ve yorumlamaya başladı. Bunlar tarihteki ilk astrologlardır. Çünkü bu kişiler gök olaylarını yorumlayarak insanlara yol gösterdi ve etkiledi. Yani astrolojinin başlangıcı; insanların kendi yaşamlarını sürdürebilmek için, gök olaylarına dair biriktirdikleri bilgiler. Ama bunun ne matematiği var, ne fiziği var, ne bilimin metodolojisiyle ilgili yanı var.

Astroloji tarih boyunca hep önemli miydi?

Astroloji önemini hiçbir zaman kaybetmedi. Önceleri insanların yaşamlarına yardımcı olan astroloji, bir yerden sonra o öne çıkan insanlara güç sağlayan bir araç haline dönüşüyor. İşte o zaman insanlara zarar vermeye başlıyor. Ne zaman ki gök olayları matematiksel temele dayanan bazı hesaplarla ortaya konuyor, o zaman Astronomi başlıyor. Yani bilim başlıyor.

Günlük falları bir kenara bırakırsak, yıldız haritası üzerinde, kişinin doğduğu tarih, saat ve yere göre de bazı yorumlar yapılıyor. Bu yorumların bilimsel bir boyutu var mı?

Var ama işin bu kısmı astroloji değil, Astronomi. Gezegen ve takımyıldızlarının tüm hareketleri zaten bellidir. Bundan 500 sene sonra bile hangisinin nerede olacağı, bugün elimizin altındadır. Astrologlar da zaten katalog ya da bilgisayardan, doğum tarihi ve saatine göre yıldız haritası çıkarıp bakıyorlar. Buraya kadar astrolojiye dair hiçbir şey yok. Tam buradan sonra bilim bitiyor, astroloji başlıyor. Çünkü o gördükleri harita üzerinden yorum yapıyorlar. Bilimde böyle bir “yorum” yöntemi yok.

Astrologların iddiasına göre, insanların doğduğu an, gezegenlerin oluşturduğu çekim alanı ve “enerji” kişinin karakter özelliklerini etkiliyor. Venüs’ün ya da Mars’ın dünya üzerindeki bir insana kütle çekimsel etkisi önemli mi?

Değil bir gezegenin, bize en yakın olan Ay’ın bile insana hiçbir etkisi söz konusu değildir. İlle de bir hesap yapalım derseniz çok çok küçük bir sayı çıkar. O da hiçbir etki yapmadığı anlamına gelir. Çift yumurta ikizleri aynı saat içerisinde, aynı yerde doğarlar ama birbirlerine benzemezler. Sadece bu bile astrolojinin iddialarını çürütüyor.

Radikal İki gibi, Milliyet gibi Türkiye’nin saygın yayınlarında bile “astrolojik” yorumlara yer verilebiliyor. Hatta astroloji üzerinden siyasi tahminler bile yapılıyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Onları görünce ben de çok yadırgıyorum. Bu durumun tek sebebi tiraj ya da reyting olabilir. Eğer bu bakış açısı doğru ise, astrologların 1999 Marmara depremini haber vermeleri gerekirdi. Niye haber vermediler? O kadar insan öldü.

Peki, niye bunları okuma ihtiyacı duyuyoruz? Dünyayı, hayatı ve toplumu anlayamadığımız için mi? Anlamaktan, gerçek anlamda bilmekten korktuğumuz için mi?

İnsanlar bilim mantığı ile yetişmezlerse, onlara bilimin önemi anlatılmazsa, bilimsel pencereden bakarak yorum yapma yönünde bir eğitim almazlarsa, bir yerden sonra bu tür safsatalara inanmak zorunda kalırlar. İnsanı insan yapan en önemli özellikler; düşünebilme, yorum yapabilme ve karar verebilmedir. Astrologlara, falcılara, üfürükçülere gitmeye başlayanlar karar verme yetilerini bu insanlara teslim ediyorlar. Onlar ne derse ona göre karar verip, davranıyorlar. Bu bence bir insan için utanç verici bir durumdur. Bu bağımlılıktır. Bu acizliktir. Bunu insanlık adına kabul etmememiz gerekir. Sosyal çöküntü içinde, umutsuz, gelecekten kaygılı, ekonomik olarak sıkıntılı insanlar bir de bilimsel düşünceye göre eğitim almamışlarsa sonuç bu olur.

Bazı ABD ve Avrupa Üniversitelerde astroloji kürsüleri açıldı. Bunu nasıl açıklıyorsunuz? Bu kürsüler kendisine astrolog diyen bazı şahısların, ofislerine birer diploma asmaları için mi kuruldu? Yoksa astroloji akademik dünyada ciddiye mi alınıyor?

Akademik anlamda ciddiye alan yok ama özellikle ABD’de buna inanan pek çok insan var. ABD üniversitelerinde çok geniş bir serbesti var. Her konuda ders ya da kürsü açılabiliyor. Tabi bu işin özünü değiştirmez. Amerikan toplumunu örnek almamak gerek. Oradaki yaşam tarzında, insanların astrolojiye ihtiyaç duyması doğaldır. Mesela İskandinav ülkelerinde astrolojiyi hiç göremezsiniz.

Astroloji, insanı evrenin merkezine mi oturtuyor? İnsan evrenin merkezi midir?

Elbette insan evrenin merkezi değil. Elbette gezegenler bizi etkilemek için etrafımızda dönmüyor. Astrolojiye inananlar biraz astronomi okusa, güneş sisteminin bile evrenin içinde bir kum taneciği gibi olduğu görürler. (BGHA)

(Bu haber, 22 Mart 2007 tarihinde, Milliyet Gencim’de yayımlanmıştır.)...