Son Yazılar
1 Eylül 2010, Çarşamba

“Gençler ve kadınlar rakıya ayrı bir içim tarzı getirecek”

29 Temmuz 2007

Mustafa Kuleli - BGHA

Kızarmış francala ekmeği... Polonezköy'den tereyağı... Yanında sızma zeytinyağlı, su katılmamış bir cacık... İşte, yarım asrı aşkın süredir rakı sofralarına lezzet katan Vefa Zat’ın “rakı sofrasına giriş” dersinin olmazsa olmazları. Garsonluk, komilik, barmenlikle başladığı mesleğinde “içki uzmanı” ünvanını alan ve yıllarca İstanbul Hilton Oteli’nin şef barmenliğini yapan Vefa Zat, birikimini yazdığı kitaplara aktardı. Dünya mutfağına yeni, özgün kokteyller de kazandıran Zat, son yıllarda kadın ve gençlerin rakı sofralarını dönüştürdüğünü anlatıyor.

Sizin gençliğinizdekiler ile bugünkü meyhaneleri kıyaslayınca ne gibi farklar görüyorsunuz?

Bugünkü meyhanelerin çoğu, iyi dekore edilmiş, düzenli ve şık mekânlar. Oysa eskiden tahta masalar, üzerine gazete kâğıtlarının serildiği salaş sofralar vardı. Meyhaneler daha bir bohemdi, daha bir salaştı. Duvarlarda sigara dumanından kirlenmiş resimler, kırık camlar olurdu… Ve İstanbul’un genelinde meyhaneler böyleydi. O zamanın en özenli meyhanesi bile, bugün girmek istemediğimiz mekânlardan daha kötüydü. Buna rağmen, eski meyhanelerde bir doğallık, sıcaklık vardı. Müdavimlerine gösterilen hizmet daha özenliydi. Bugün birçok lüks restoranda bile, o günkü hizmet kalitesinin onda biri bile yok. Fark şu: "Time is money" felsefesi dünyaya hâkim oldu. Yani, zamanı paraya tahvil etmek... Artık “önce insan” diye düşünülmüyor.

Geçen yıllar içinde, meyhaneye giden kitlede bir değişiklik oldu mu?

Ülkemizde meyhane kültürü genelde erkeğe özgü bir kültürdür. 1953’te, Bülent'in esnaf meyhanesinde tepsiyi elime ilk aldığım dönemde, meyhanede kadına rastlayamazdınız. Bir sofrada kadın varsa o sofra muteber bir sofra olarak addedilmezdi. Bugün ise kadını görmediğimiz zaman yadırgıyoruz. Hatta gençlerin kullandığı tabir var: “Üfff içerisi sap dolu!”, diyorlar. Tabii, meyhanede en çok konuşulan konu kadınlardı; ama kadının adı vardı, kendi yoktu. Hâlbuki bugün hanımlar meyhane sohbetlerine iştirak ediyor, sofraya farklı bir renk katıyorlar. Bir de son yıllarda gençler meyhane kültürüne ilgi göstermeye başladı.

Gençlerin meyhane adabını bilmediğinden yakınanlar var. Katılıyor musunuz bu görüşe?

İnanın bana, gençler eski müdavimler kadar rakı adabına saygılı. Ancak bazı şeyleri bilmedikleri için tereddüt ediyorlar. Hâlbuki onlara daha çok anlatsak, o çocuklar neyin ne olduğunu benden çok daha iyi kavrayabilirler. Gençler artık bizim zamanımızdaki gibi kısıtlı değil. Çünkü demokrasinin özünü yaşıyorlar. Bugün görgü kuralları diye sorduğunuz zaman bu genç der ki “Benim için, istediğimi yapmak kuraldır.” Yanlış mı yapıyorlar? Hayır. Her şeyi istedikleri gibi, doya doya yaşamaları lazım. Onları gönülden tebrik ederim. Rakı kültürüne sahip çıkıyorlar. Biraz araştırdıkları, doğru adreslere ulaşabildikleri takdirde daha da keyifli günler yaşayabilirler.

Gençler nasıl içiyor? Gözlemleyebiliyor musunuz?

Akşamcı dediğimiz rakı tiryakilerinin içiş şekli bellidir. İki duble içer, mezesiyle falan bitirir işi, sonra eve gider yemeğini yer. Ama bugünkü gençlik rakıyı sahipleniyor ve yakın bir gelecekte, genç nesil ve hanımlar rakıya ayrı bir içim tarzı getirecek. Çünkü akşamcılar yılların getirdiği alışkanlıklarla devam ediyor. Hâlbuki şimdi çocuklar “Acaba brokoli ile nasıl içerim?” diyor. Yeni mezeler, tatlar deniyor. Bana göre hiçbir mahsuru yok. Ben bu işi biraz bilen biri olarak takdirle karşılıyorum. Mademki rakı sofrası lezzet sofrası, her türlü lezzete açık olmak gerek.

Siz nasıl içersiniz rakınızı?

Benim masama rakı geldiği zaman kızarmış francala ekmeği gelecek, Polonezköy'den tereyağı gelecek. Üzerine ançüez ezmesi sürülecek. Sızma zeytinyağı gezdirilmiş, su katılmamış bir cacıkla başlayacaksın. Benim soframın adabı bu. Sonra gelir zaten gerisi…

Öyle güzel anlatıyorsunuz ki insanın her gece içesi geliyor. Rakının kararı meselesine de değinelim isterseniz…

Rakı keyfe araç olabilir. Fakat asla amaç olmamalı. Akşamcı tiryakiler ölçüyü kaçırmaz. Rakı adabının en büyük özelliği ölçüsüdür. Ortamı yakalayabilir, dostlarınızı iyi seçebilirseniz, hayatta her şeyi paylaşabilirsiniz. Rakı sofraları insana mutluluk veren sofralardır. Yeter ki o iki dubleyi iyi bir dost çevresinde için. (BGHA)

“İÇKİ SOFRASI ÇİLİNGİRDİR, ADAMI AÇAR”

“Eski meyhanelerde masadaki en yaşlı kişi sohbeti açar. Konular fazla uzatılmaz. Mezeler gibi konulardan da bir çeşni alırsınız... Eskiler, ‘Mukavele-i efkârdan, esrar-ı hakikat doğar’ derler. Yani ‘Karşılıklı söyleşerek gerçeğin sırrına ulaşılır’. Konuya rint felsefesiyle, Bektaşi felsefesiyle bakmak lazım. Bu bir dostluk sofrası, paylaşılan bir sofra. Niçin paylaşılıyor? Gerçeğe ulaşabilmek için… İçki sofralarına "içelim, açılalım" diye oturulur. Çünkü çilingirdir bu sofra, açar adamı, adamın değerini bir çırpıda çıkarıverir ortaya... ”

“ANÇÜEZ EZMESİNİ, ÇİROZ SALATASINI BİLMİYORLAR”

“Şimdi bir francala yapıyorlar, gerçek francala ile ilgisi yok. Bugün ançüez ezmesini bilen kaç meyhaneci var? 100 tanesinden 80’i bilirse kafamı keserim. Ben ballandıra ballandıra çiroz salatasını anlatıyorum, Ortaköy’de istavritten yapılmış, incecik şeyleri satıyorlar. İstavritin eti budu ne ki, çıtır bir hayvancık.”

“RAKININ HAVASI BAŞKA İÇKİDE YOK”

“Hepimiz viski de, malibu da, tekila da içtik, içiyoruz. Ama rakıdaki havayı hiçbirinde yakalayamıyoruz. Bugün bizim rakıda yakaladığımızı Küba'ya giderseniz romda yakalarsınız. Küba'nın milli içkisidir, rom dendiği zaman adamlar selama dururlar.”

VEFA ZAT KİMDİR?

Vefa Zat, 1941’de İzmir’de doğdu. Meyhanelerde çalışmaya 12 yaşında başladı. 15 yaşındayken “barboy” olarak girdiği İstanbul Hilton Oteli’nden “bar supervisor” unvanıyla emekli oldu. THY’de eğitmenlik yaptı, Özel Turizm ve Otelcilik Lisesi’nde “Servis-Bar” ve “İçki Yapımı Teknolojisi” dersleri verdi. İnönü’den Bayar’a, Kraliçe Elizabeth’ten De Gaulle ve Şah Rıza Pehlevi’ye kadar birçok tarihî isme servis yapan Vefa Zat, Uluslararası Barmenler Kulübü ve Barmenler Derneği Onur Kurulu üyesi. Kariyerinde “Huzur”, “Golden Martini”, “Banana Sour”, “Apple Punch” gibi özgün kokteyller bulunan Vefa Zat, birçok kitap da yazdı.

(Bu haber 29.07.2007 tarihinde, Cumhuriyet Dergi'de yayımlanmıştır)...

Mustafa Kuleli
1 Eylül 2010, Çarşamba

21 Haziran 2010

Mustafa Kuleli

kuleli@evrensel.net

Ne istediğimizi, ne için mücadele ettiğimizi, işçi sınıfı iktidara gelince ne olacağını soruyorlar bazen. Dilim döndüğünce anlatmaya çalışıyorum. Kimisi tatmin oluyor verdiğim yanıtlardan, kimisinin yüzünde asılı duruyor soru işaretleri, görüyorum. Bazıları ikna olmaya teşne, bazıları zaten öğrenmek için sormuyor soruları. Ama her halükarda anlatmak bir iş, anlatmak tek seçenek…

Belli ki teorik laflar pek işe yaramıyor böyle konuşmalarda. Psikolojik üstünlük de yok elimizde. Herkesin ağzında bir ‘Sovyetler yıkıldı’ sakızı, boyuna çiğniyor! Sennur Sezer'in dediği gibi herkesi şaşırtacak yeni bir ses arıyoruz aslında, kalabalıkları etkileyecek bir ses…

Ben, naçizane, arkadaşlarımla konuşurken onların hayatından ya da kendi hayatımdan çıkıyorum yola. Buralardan misal vererek anlatmaya çalışıyorum derdimizi...

Annem kanser oldu benim, bazılarınız biliyor. Hiç de beklemiyorduk üstelik böyle bir şeyi, sapasağlam durur annem. Elbette bir tek biz değiliz bu illetle mücadele etmek zorunda kalan. Ama başına gelince insanın, içine düşünce bu mücadelenin bir dolu şey görüyor, öğreniyor bir yandan. Sonra anlatıyoruz işte, hakikate bir şey katmaya çalışmadan:

Doktorumuz kemoterapinin işe yaramayacağını en başından söyledi bize. Türkiye’de pek yaygın olmayan başka bir tedavi önerdi. Hiç düşünmeden kabul ettik. Güvenimiz tam doktorumuza… Ancak, bu tedavide kullanılacak ilacın 8 bin lira olması gibi bir ‘sorun’ vardı. Üstelik her ay bir kutu almak gerekiyordu ve annem ömrünün sonuna kadar kullanacaktı bu ilacı. Sorduk soruşturduk, ‘devlet baba’nın ilacın bedelini ödediğini öğrendik. Ne de olsa 25 yıl hizmet üretmiş iki emekli öğretmen vardı karşısında. Ama ‘devletimizin’ bir şartı vardı bunun için: Annem önce iki kür kemoterapi görmeli ve bunun işe yaramadığını kanıtlamalıydı devlete…

Çaresiz kabul ettik. Bilen bilir, bir dolu yan etkisi var bu kemoterapinin. Hepsini tecrübe ettik. Ağrılar, yemek yiyemeden geçen günler, tamamen dökülen saçlar ve dibe vuran kan değerleri gibi… Böylece ‘hak ettik’ Bayer’in ürettiği bu 8 bin liralık ilacı.

Bu arada, kansere karşı mücadelemizde iki ay kaybettik ve kemoterapi kanserli hücrelere (annemin deyimiyle sevimsizlere) bir şey yapamadığı gibi, sağlıklı hücrelere de zarar verdi, tahmin ettiğimiz gibi…

Bazen bu olayı olduğu gibi anlatıp, “İşte bunun için devrim istiyoruz” diyorum bu günlerde. Daha ne diyeyim?

Herkes doğru dürüst tedavi görebilsin, çocuğunu okutabilsin, çocuklar yokluk nedir bilmesin, yokluktan ağlamasın, ülkenin gençleri dağlarda birbirini öldürmesin diye devrim istiyoruz işte...

Daha ne diyelim?

 ...

1 Eylül 2010, Çarşamba

Yazar Murat Belge: En çok masumiyeti kaybettik

15 Temmuz 2007

Mustafa Kuleli / BGHA

mustafakuleli@evrensel.net

Yazar Murat Belge ile meyhane kültürünü ve edebiyatçıların meyhanelere olan düşkünlünü konuştuk. Belge’ye göre, toplumda hem masumiyet, hem de hoşgörü kaybı var

“Sait Faik öykülerinde gördüğümüz yahut Orhan Veli şiirinde kokusunu aldığımız o İstanbul artık yok” diyor Murat Belge. O eski İstanbul günden güne yok olurken, kentin tüketim ve eğlence pratikleri de değişiyor. Entelektüellerin mey sofrası etrafında toplanıp sohbet ettiği meyhanelerin yerini “entel bar”lar alıyor. Orta halli insanların hâkim olduğu İstanbul kültürü değişiyor.

Meyhane nasıl bir yerdir?

Bizim Türkiye kültüründe veya genel olarak Akdeniz kültüründe sınıflar birbirinden çok kopuk yaşamazlar. Kent sınıflara göre ayrışmaz. Fakir de orta halli de zengin de hep aynı yerlerde oturur. Onun için hep bir alışveriş vardır. Meyhane de biraz böyle bir yerdir. Biraz da hani rint denilen, kalender, hayatta fazla titizlenmeyen, karşısına çıkan şeyleri mesele etmeyen, daha rahat insanların çoğunlukta olduğu bir yerdir meyhane.

Kimler gider meyhaneye? Sofrada neler konuşulur?

Orada genellikle orta halli memurlar olur. Öncelikle işlerindeki servisin şefinden filan bahsederler. O bilmem ne demiştir de, O da ona bir laf geçirmiştir, şef mahvolmuştur. Sonra takım, futbol, maç konuşulur. Epeyce bir içip gevşedikten sonra kadınlar falan gibi konulara da gelinebilinir. O da yine işte olan bir şeydir. Daktilocu kadın Fahrinüsa vardır. O, ona fena halde bakıyordur ama O yüz vermiyordur. Arada alınganlıklar olur. “Sen bana öyle nasıl yaparsın lan!” falan gibi bir diyaloglar yaşanır. Sonra barışılır.

Yalnızca bu kadar mı? Daha “derin” meseleler konuşulmaz mı?

Çok fazla konuşacak konusu olmayan insanlardır müdavimler. Hayatlarının bir tür uzantısı olarak oraya giderler. Sınırlı hayatlar yaşayan, sınırlı konuları olan insanların büyük ölçüde gene o konularını bıkmadan usanmadan ısıtıp tükettikleri mekândır. Orta halli kesim böyle bir muhabbet yaşardı meyhanede. İçkinin etkisi altında insanlar biraz açılıp saçıldıklarından hikâyeleri daha bir ortaya çıkabilir meyhanede. Sıradan insanların aslında o kadar da sıradan olmayan anlarının ortaya çıkabildiği bir yer meyhane.

EN ÇOK MASUMİYETİ KAYBETTİK
Bugüne doğru gelirsek, meyhaneler nasıl bir değişim geçirdi?

1950’ler 60’lar arasında İstanbul nüfusunun önemli bir oranını oluşturan gayrı müslimler gittiler. Şehir hayatıyla ilgisi ve İstanbul hayatına dair bilgisi olmayan çok sayıda insan geldi. Bütün bunlardan sonra o eski gelenekler falan büyük ölçüde unutuldu. Bugün gençliğimde meyhanede yediğimiz mezeler bulunmuyor. Mesela sarma diye kokoreç malzemesinden yapılan ama böyle tencerede pişirilen, dereotu ve taze soğan ile yapılan şey artık yok. Çiroz kalmadı mesela. Uskumru kalmadığı için şimdi istavritten yapılan çiroz bir şeye benzemiyor. Ramazan ayında en azından meyhanelere gelmiyor insanlar. Ramazan’da artık oruç mu tutuyorlar ne yapıyorlarsa evlerinde…

Bugünün meyhanelerinde az önce bahsettiğimiz meyhane kültürü devam ediyor mu?

O eski meyhane kültürü, o eski orta halli insanların egemen olduğu İstanbul kültürü büyük ölçüde değişti. Sait Faik öykülerinde gördüğümüz yahut Orhan Veli şiirinde kokusunu aldığımız o İstanbul artık yok. Gelişmeler de, zenginleşmeler de var ama arada kaybedilenleri de görmek gerek…

Nedir kaybedilenler?
Kaybedilen başlıca şey safiyet. Eskiden herkes daha masumdu…
Türk edebiyatında rakı kültürü, meyhane kültürü önemli bir yer edinmiştir. Bu durumun nesnel bir temeli var mı?

Şair, çok erken dönemlerden itibaren meyhanede çokça vakit geçiren biridir. Divan şiirinin başlıca temalarından biridir mey sofrası. Bu bazen bahçede kurulur, bazen kapalı bir mekânda kurulur. Kimisi der ki bu aslında bir semboldür. İnsanı tasavvufi bir alem içinde yaradana götüren coşku, içkinin verdiği cezbe ile o metafor ile anlatılmıştır. Muhtemelen doğrudur ama onun sadece metafor olduğunu sanmıyorum. Metafor marka bir rakı vardıysa o tarihlerde tabii başka. (Gülüyor)

EDİP CANSEVER’İN TEK EĞLENCESİ MEYHANEYE GİTMEKTİ
Edebiyatçıların içkiye olan ilgisi nereden kaynaklanıyor?

Edebiyat ve sanat ile uğraşan insanlar öteden beri içkiyle daha bir içli dışlıydılar. İçki insanın dünyaya bakışına değişiklik getirir. Şair de öncelikle o değişikliğe ihtiyacı olan insandır. Biraz değişik anlattığın zaman zaten şair olursun. Mesela Edip Cansever’in Kapalı Çarşı’da dükkânı vardı ama işin hepsini ortağına bırakır, kendi üst katta oturup şiirlerini yazardı. Ben de okuldan çıkıp ona uğrardım. Birlikte Refik’e Yakup’a giderdik. Edip Cansever “Hayatta eğlencen nedir?” dediğin zaman “Meyhaneye gitmek” derdi. Başkaca bir bildiği yoktu. Pek çok insan da böyleydi.

Peki, ne oldu da entelektüeller uzaklaştı meyhanelerden?

70’lerde bar kültürü gelişmeye başladı. Mesela Papirüs gibi barlar 70’lerde ilk olarak açıldı. Bizim yazar-çizer erbabı da meyhaneleri yavaş yavaş terk edip ha bire modaları değişen barlara gitmeye başladı. Bunu bir dönüm noktası olarak almak mümkün. Daha önce Orhan Veli, Sait Faik vs. o kuşakların hayatı Kurdun Meyhanesi, Lambo’nun Meyhanesi hep bu mekânlarda geçti. Daha sonraki kuşaktan ise “Ece’ye mi gidiyorsun?”, “Papirüs’ten mi geliyorsun?”, “Arif’in oraya mı gidiyorsun?” laflarını duyduk.

Son olarak; “Rakı kişilikli bir içkidir” diyorsunuz. Bunu biraz daha açabilir miyiz?

Bizim Türkiye’de rakı içiyor oluşumuz bana hep bir ayrıcalık gibi gelir. Bir de rakı kültürü içinde meze kültürü de olduğu için bitkiler ve hayvanlar aleminin bir takım köşelerinden alınma bir takım lezzetler tadarız.. Rakı bunlarla gidiyor. Sanki şarapta yemek daha belirleyici. Yani “bunu yerken, onun yanına şunu içeyim” diyorsun. Ama rakı daha belirleyici bizim Akdeniz sofrasında. Orkestra şefi adeta. Sofraya rakıyı koyduğun zaman hangi sazların çalacağı ona göre belirleniyor. (BGHA)

“EDİP CANSEVER’İN ŞİİRİNDE İNSANIN BURNUNA RAKI KOKUSU ÇARPAR”
İçinde meyhanenin ve rakının olduğu eserler deyince…

Sait Faik’de ve o kuşakta bu çok vardır. Edip Cansever’in şiirinde adeta rakı kokusu burnuna çarpar. Cemal Süreyya’nın çeşitli mısralarından bilirsin ki bu adam meyhaneyi bilen bir adamdır. Turgut Uyar desen gene öyledir. Meyhane, o kuşakların hayatının önemli bir parçasıdır.

“HOŞGÖRÜ ARTMIYOR, AZALIYOR”
Sancar Mağruflu bir yazısında aktarmıştı: İzmir Kemeraltı’nda Bahar Meyhanesi, kapısına “Ramazan münasebetiyle sahura kadar açığız” yazarmış. Bu biraz da hoşgörü isteyen bir şey. Bu bağlamda nereye geldi Türkiye?

Şimdi bu kalabalıkta dindar olanların koyduğu yazılı veya yazısız kuralları uygulamak daha fazla tutulan yol oluyor. O bakımdan hoşgörünün artmasını beklerken galiba biraz tersiyle karşılaşıyoruz.

“ŞARAP VE RAKI İÇEN AYNI MASADA OTURMAMALI”

Benim bir ahbabım vardı, Necmi Baba derdik. Fenerbahçe’de denizde dört kazık üstüne ev yapmıştı. Komplike bir yapı idi. Asma köprü tertibatıyla onu çalıştırırdı. Bir gramofonu ve belki iki üç bin tane taş plağı vardı. Orası akşam ahbaplarıyla içki içmek için kaçtığı bir yerdi. Bize şöyle derdi: “Şarabın fikri başka, rakının fikri başka. Aynı masada bunlar oturmamalı. Çünkü bunları içenler dünyaya başka türlü bakıyorlar.”

(Bu haber 15 Temmuz 2007 tarihinde BirGün Gazetesi'nde yayımlanmıştır)...

1 Eylül 2010, Çarşamba

“Beyninizi ve cebinizi astrologlara teslim etmeyin”

22 Mart 2007

Mustafa Kuleli / BGHA

“Safsata Anketi”ni hatırlıyor musunuz? Bundan 4-5 sene önce Bilim ve Ütopya Kooperatifi tarafından yapılan bu kapsamlı anketin sonuçlarına göre, İstanbul, Ankara, Orta Doğu Teknik ve Kocaeli Üniversitelerinin; Fen, Mühendislik ve Tıp fakültesi öğrencileri astrolojiye, falcılara, nazara ve kadere inanıyordu. Hem de yüzde 70-80 oranlarla. Üstelik ankete katılan dördüncü sınıf öğrencilerinde bile durum pek farklı değildi.

Evet, Türkler astrolojiye meraklı. “Saygın” gazetelerde astrolojiye geniş yer veriliyor. Kimieri günlük yaşamlarını gazetelerdeki fal yorumlarına bakarak planlıyor. Peki ama gezegenler ve yıldızlar insan hayatı üzerinde gerçekten etkili mi? Cevabı, İstanbul Kültür Üniversitesi'nden Prof. Dr. Dursun Koçer veriyor. Kendisi bir gök bilimci.

Astronomi nedir?

Astronomi, evreni ve evrendeki gök cisimlerini bilimsel yöntemle inceleyen, araştıran bir bilim dalıdır.

Peki, astroloji nedir?

Her şeyden önce astroloji bir bilim değildir. Çünkü bilimin metodolojisinin uygulandığı bir alan değildir. Astroloji tarihsel önemi olan, bugün içinse hiçbir önemi olamayan, bir bilgi birikimi yöntemidir.

Yani siz de, astrologlar da gökyüzüne bakıyorsunuz ama onlar sizin gördüklerinizden daha başka şeyler görüyorlar...

Onlar gökyüzüne bakmıyorlar. Teleskopla işleri yok. Katalogdan ya da bilgisayar programından belli bir tarihte yıldızların nerede olduğuna bakıp, yorum yapıyorlar.

Astrolojinin İsa’dan önce 5 bin yılına kadar gittiği söyleniyor…

İnsanlar ilk çağdan bu yana doğayı anlamaya çalıştı, buna mecbur oldu. Çeşitli doğa olaylarının sebeplerini bilmeyen, anlayamayan ve bu yüzden korkan insanoğlu gökyüzü olaylarını izlemeye başladı. Bu izleme pratiği insanların yaşamlarını sürdürmesi için en önemli faktör haline geldi. Gözledikleri bilgileri kaydettikçe gökyüzü hareketlerinin bir rutini olduğunu keşfettiler. O topluluklardaki kişilerden bazıları, gök olaylarını daha iyi algılamaya, kaydetmeye ve yorumlamaya başladı. Bunlar tarihteki ilk astrologlardır. Çünkü bu kişiler gök olaylarını yorumlayarak insanlara yol gösterdi ve etkiledi. Yani astrolojinin başlangıcı; insanların kendi yaşamlarını sürdürebilmek için, gök olaylarına dair biriktirdikleri bilgiler. Ama bunun ne matematiği var, ne fiziği var, ne bilimin metodolojisiyle ilgili yanı var.

Astroloji tarih boyunca hep önemli miydi?

Astroloji önemini hiçbir zaman kaybetmedi. Önceleri insanların yaşamlarına yardımcı olan astroloji, bir yerden sonra o öne çıkan insanlara güç sağlayan bir araç haline dönüşüyor. İşte o zaman insanlara zarar vermeye başlıyor. Ne zaman ki gök olayları matematiksel temele dayanan bazı hesaplarla ortaya konuyor, o zaman Astronomi başlıyor. Yani bilim başlıyor.

Günlük falları bir kenara bırakırsak, yıldız haritası üzerinde, kişinin doğduğu tarih, saat ve yere göre de bazı yorumlar yapılıyor. Bu yorumların bilimsel bir boyutu var mı?

Var ama işin bu kısmı astroloji değil, Astronomi. Gezegen ve takımyıldızlarının tüm hareketleri zaten bellidir. Bundan 500 sene sonra bile hangisinin nerede olacağı, bugün elimizin altındadır. Astrologlar da zaten katalog ya da bilgisayardan, doğum tarihi ve saatine göre yıldız haritası çıkarıp bakıyorlar. Buraya kadar astrolojiye dair hiçbir şey yok. Tam buradan sonra bilim bitiyor, astroloji başlıyor. Çünkü o gördükleri harita üzerinden yorum yapıyorlar. Bilimde böyle bir “yorum” yöntemi yok.

Astrologların iddiasına göre, insanların doğduğu an, gezegenlerin oluşturduğu çekim alanı ve “enerji” kişinin karakter özelliklerini etkiliyor. Venüs’ün ya da Mars’ın dünya üzerindeki bir insana kütle çekimsel etkisi önemli mi?

Değil bir gezegenin, bize en yakın olan Ay’ın bile insana hiçbir etkisi söz konusu değildir. İlle de bir hesap yapalım derseniz çok çok küçük bir sayı çıkar. O da hiçbir etki yapmadığı anlamına gelir. Çift yumurta ikizleri aynı saat içerisinde, aynı yerde doğarlar ama birbirlerine benzemezler. Sadece bu bile astrolojinin iddialarını çürütüyor.

Radikal İki gibi, Milliyet gibi Türkiye’nin saygın yayınlarında bile “astrolojik” yorumlara yer verilebiliyor. Hatta astroloji üzerinden siyasi tahminler bile yapılıyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Onları görünce ben de çok yadırgıyorum. Bu durumun tek sebebi tiraj ya da reyting olabilir. Eğer bu bakış açısı doğru ise, astrologların 1999 Marmara depremini haber vermeleri gerekirdi. Niye haber vermediler? O kadar insan öldü.

Peki, niye bunları okuma ihtiyacı duyuyoruz? Dünyayı, hayatı ve toplumu anlayamadığımız için mi? Anlamaktan, gerçek anlamda bilmekten korktuğumuz için mi?

İnsanlar bilim mantığı ile yetişmezlerse, onlara bilimin önemi anlatılmazsa, bilimsel pencereden bakarak yorum yapma yönünde bir eğitim almazlarsa, bir yerden sonra bu tür safsatalara inanmak zorunda kalırlar. İnsanı insan yapan en önemli özellikler; düşünebilme, yorum yapabilme ve karar verebilmedir. Astrologlara, falcılara, üfürükçülere gitmeye başlayanlar karar verme yetilerini bu insanlara teslim ediyorlar. Onlar ne derse ona göre karar verip, davranıyorlar. Bu bence bir insan için utanç verici bir durumdur. Bu bağımlılıktır. Bu acizliktir. Bunu insanlık adına kabul etmememiz gerekir. Sosyal çöküntü içinde, umutsuz, gelecekten kaygılı, ekonomik olarak sıkıntılı insanlar bir de bilimsel düşünceye göre eğitim almamışlarsa sonuç bu olur.

Bazı ABD ve Avrupa Üniversitelerde astroloji kürsüleri açıldı. Bunu nasıl açıklıyorsunuz? Bu kürsüler kendisine astrolog diyen bazı şahısların, ofislerine birer diploma asmaları için mi kuruldu? Yoksa astroloji akademik dünyada ciddiye mi alınıyor?

Akademik anlamda ciddiye alan yok ama özellikle ABD’de buna inanan pek çok insan var. ABD üniversitelerinde çok geniş bir serbesti var. Her konuda ders ya da kürsü açılabiliyor. Tabi bu işin özünü değiştirmez. Amerikan toplumunu örnek almamak gerek. Oradaki yaşam tarzında, insanların astrolojiye ihtiyaç duyması doğaldır. Mesela İskandinav ülkelerinde astrolojiyi hiç göremezsiniz.

Astroloji, insanı evrenin merkezine mi oturtuyor? İnsan evrenin merkezi midir?

Elbette insan evrenin merkezi değil. Elbette gezegenler bizi etkilemek için etrafımızda dönmüyor. Astrolojiye inananlar biraz astronomi okusa, güneş sisteminin bile evrenin içinde bir kum taneciği gibi olduğu görürler. (BGHA)

(Bu haber, 22 Mart 2007 tarihinde, Milliyet Gencim’de yayımlanmıştır.)...

1 Eylül 2010, Çarşamba

“Emekçilerin haber olması artık çok daha zor”

02 Temmuz 2007

Mustafa Kuleli / BGHA

mustafakuleli@evrensel.net

“Piyasalar memnunsa ekonomi iyidir” anlayışı tüm ekonomi sayfalarına hâkim olmuşken insan odaklı bir bakış açısı gerekiyor

“Çalışma Yaşamı“sayfaları artık yok. Gazetelerde emekçilerin hayatına, çalışma koşullarına dair bir haber bulmak neredeyse imkânsız. Borsa ve piyasalarla ilgili haberler ekonomi sayfalarının tek unsuru. Hal böyleyken 1966'dan beri Cumhuriyet Gazetesi’nde işçi hakları, eğitim ve sağlık haberleri yapan; gazetecilikten daha yoğun olarak sendikalar, meslek örgütleri ve siyasi partilerin etkinliklerine katılan Şükran Soner ile bir söyleşi gerçekleştirdik. Emekçileri, ekonomi sayfalarını, güncel ekonomik ve siyasi gelişmeleri konuştuk.

Çalışan insanlar, emekçiler ekonomi sayfalarından nasıl yok oldu? Ve neden borsa ve piyasalar bu sayfaların tek hâkimi oldu?

60’lı yıllarda hak arama etkinlikleri, direnişler, grevler, toplusözleşmeler, işten çıkarmalar hep haberdi. Çünkü toplumsal bir kabul vardı. Patronlar bile “eğer demokratik bir ülke olacaksak, sendika olmalı” diye düşünüyordu. Renkli gazeteler bile bunların haberini yapıyordu. DİSK’in özel sektörde sendikalaşması başlayınca, sermaye bundan rahatsız oldu. 12 Mart, işverenlerin toparlandığı, işçi sendikalarının ise moral değerlerini yitirdiği, zayıfladığı bir süreçti. Zaten bakarsanız 1963’ten 1972’ye kadar reel ücretlerin hep arttığını görürsünüz. Ayrıca çalışma şartları da iyileşmiştir. 12 Mart’tan 1980’e kadar yine bir iyileşme söz konusu. 12 Eylül ise işveren isteklerinin hemen hemen tümünün anayasa ve yasalara girmesidir. 24 Ocak kararları uygulanabilsin diye 1980’de demokrasi rafa kaldırılmıştır.12 Eylül’den sonrası zaten malum. Ama tüm dünyada da benzer bir süreç yaşandı. Türkiye hem küreselleşmeyi hem 12 Eylül’ü beraber yaşadığı için bu süreci çok daha zor geçirdi. Emek hareketi geriledi ve gündemden düştü. Toplumsal kabul de ortadan kayboldu.

Bugün emek hareketi derlenip toparlanırsa, medyanın gündemine girebilir mi peki?

Toplumsal değerler de önemli bu noktada. Artık çok şey değişti. 80 öncesinde sermaye sosyal devleti tanıyordu. Bugün ise “sosyal devlet” ilkesi kabul edilmiyor. Piyasalar kutsanıyor. İnsan için ekonomi algılamasından radikal bir kopuş yaşadık. İçinde üretimin olmadığı “vahşi emperyal kapitalizm”i yaşıyoruz tüm dünyada. Artık piyasalar ekonomiyi belirliyor. Dolayısıyla emekçilerin haber olması artık çok daha zor.

Ekonomi sayfalarında borsa ve piyasalara neden bu kadar geniş yer ayrılıyor? Piyasalar memnunsa ekonomi iyidir gibi bir anlayış hâkim durumda. Sanki herkesin borsada kâğıdı veya dövizi varmış gibi… Hâlbuki cebinde beş dolar bile yok böyle düşünenin. Medyatik algılama böyle işliyor.

Ekonomiyi başka türlü yorumlamak mümkün değil mi? Piyasalar ve yabancı sermayeye endeksli analizler tek yol mu?

Benim iktisatçılar haftasında dinlediğim ekonomi, başka türlü bir ekonomiydi. İşveren örgütlerinin en basit kongresini bile canlı yayınlayan basın bunları izlemedi bile.

“YOKSULLAŞMA VE YOKSUNLAŞMA SIĞINMA DUYGULARINI DEĞİŞTİRİYOR”
Ana akım siyasi partilerin ekonomi programları arasında bir fark var mı?

Ekonomiyi algılama farkı olması çok zor. Onlar da sermayenin baktığı yerden bakıyor. Genel değerler egemen olmuş durumda tüm siyasi partilere. Mecliste olan ve ne kadar sol olduğu tartışılan partiye bakalım. Onun ekonomi bültenleri birkaç iyi ekonomist sayesinde doğru dürüst bilgilerle çıkıyor. Ama o yayınlarla gitgide yoksullaşan insanların hatta kendi üyelerinin bile ne kadar ilgilendiği tartışılır.

Bu bir illüzyon mu? Sürekli ekonomi iyi dendiği için mi biz ekonomi iyi zannediyoruz?

Elbette. Bakın şimdi AKP’nin “olmazsa olmaz” konumu değişince, ekonomi yorumları da değişti. “Dünyada çok para vardı, bize de çok para geldi ama Brezilya bizden %20 fazla aldı, biz az almışız” denmeye başladı. Veyahut “Bizim milli gelirimiz arttı ama bizim durumumuzdaki diğer ülkelerin daha çok arttı” denmeye başladı.

Sol / sosyalist partilerin programlarına baktığınızda özellikle ekonomi alanında ciddi bir açılım görebiliyor musunuz?

Aslında ekonomi modeli bakımından marjinal parti yok Türkiye’de. Yoksullaşma ve yoksunlaşma kitlelerdeki sığınma duygularını değiştiriyor. Bu kitlelerde yükselen dinci ve ırkçı akımlar, sol ideolojinin ve partilerin, sosyal devletin, sendikaların olmamasından kaynaklanıyor.

Sol partilerin; EMEP’in, ÖDP’nin, TKP’nin ciddiye alınır bir ekonomi programı yok mu?

Valla çok da uğraştıklarını söyleyemeyeceğim. Panellerde, toplantılarda uğraştılar da farklı, orijinal, bu çağa uygun bir arayış biraz vitrinde kaldı.

Şu an seçeneksiz miyiz yani?

Çok. Hem de bütün dünyada. Koşullar çok farklı olsa da ben her şeyin çok paralel olduğunu düşünüyorum. Tüm dünyada, evrensel değerlerin kenara atılmasını ve köylüleşmeyi beraberinde getiren vahşi bir geçiş süreci yaşıyoruz bence.

Buna “yeni ortaçağ” süreci ya da “ortaçağ’a dönüş” desek çok mu abartılı bir yorum olur?

Hayır, hiç abartılı olmaz. Ben bilim-kurgu filmlerinin geçek olduğunu düşünüyorum. O filmlerde çok az sayıda insan, çok özel koşullarda korumalı bir yerde yaşıyor, diğerleri için yaşam hakkı yok. Onlar ormanda, tekrar maymunlaşmış bir şekilde yaşarlar. Bugün Afrika’ya baktığımızda farklı bir durum mu var.

Bu süreçte emek nereye, sermaye nereye gidiyor? Bu geçiş döneminin ne zaman biteceğini kestirebiliyor muyuz?

Kestiremiyorum. İnsanlığın nereye gittiği ile alakalı. Yani insanlık, kendi kendini yok etmeye boyun eğecek mi yoksa insanlık adına standartlar yukarı mı çekilecek? Küreselleşme ideolojisinin tezi var ya, hani Murat Belge’nin de iddia ettiği gibi; “İnsanlar zenginleşecek, Avrupa’nın uygarlığı dünyaya yayılacak” işte böyle bir şey olmadı. Tam tersine Avrupa’nın uygarlığı, beğenmediğimiz Amerika’nın standartlarına geriledi, Amerika çok daha kötü bir duruma geldi. Demokrasi, demokrasi olmaktan çıktı. Bugünün gerçeği zenginliğin çok az yerde toplanması, kitlelerin de düzen dışına itilmesi. Uygarlığın nimetlerinden insanlık yararlanıyormuş gibi gözüküyor ama tersine bir şey var.

“KENDİNİ ŞİRKETE ADAMIŞ İNSAN TİPİ REVAÇTA”

Beyaz yakalıların durumu ne? Çalışma şartları açısından yakalar gitgide mavileşiyor galiba...

Onlarla şirketlerin birebir ilişkisi olduğu için, onlarda kimlik erozyonu işçilerden daha vahim durumda. İşverene daha yakın olduklarından, onlar baskıyı daha önce hissediyor. Örneğin bir mimarın, mimari açıdan sakıncalı bir projeye imza atmama imkânı var mı? Maliyet düşürme ile ilgili işverenin dayatmasına hayır deme şansı var mı?
“Para kazandırma” kültürü mü bu?

Tekeller artık ‘yuppie’leri (genç, kentli profesyoneller) de beğenmiyor. Çünkü ‘yuppie’lerin de yüksek ücret gibi, tatil gibi talepleri var. Şimdi revaçta olan kendini şirkete adamış insan tipi. Yani İngilizce kısaltmasıyla “Yettie”. (young, entrepreneurial, tech-based twenty-something / genç, girişimci, teknoloji temelli, 20’li yaşlı) Bu insanların tatil algılaması yok, bunlarda aşk yok, güzel yaşamak yok, hasta olmak yok. O markaya bağımlı. Holdingine tapıyor.

Peki, beyaz yakalılar kendini emekçi olarak görüyor mu?

Hayır, kesinlikle hayır.

Bu şartlar altında neden “sınıf bilinci” oluşmuyor?

Çalışma süreleri esir etti onları. Evlerindeki konforu bile kullanamıyorlar. 10-12 saatlik çalışma süreleri ve haftada bir günlük izinleriyle ancak uyumaya ve banyo yapmaya vakitleri kalıyor. Varolan kültürlerini dahi kullanamıyorlar. Çünkü markalardan ibaret bir dünyaya hapsoldular. Bu çemberi kıramadıklarından depolitize olma, yalnızlaşma, yabancılaşma gibi sorunlar yaşıyorlar. İnsana ait duyguları köreliyor. Medyanın da bunda payı büyük tabi.

Bugün Türkiye özelinde temel çelişki İslamcı-laik çelişkisi mi, emek-sermaye çelişkisi mi?

Kuşkusuz, şu anda İslamcılık ve ırkçılığa bağlı cepheleşme, bence en büyük tehdit. İnsanların bu tehlikeyi algılamaması için medyatik yönlendirme yapılıyor tüm dünyada. Özgürleşme adına ayrımcılık yapılıyor. Temel hak ve özgürlükler üzerinde bile kavram kargaşası yaratılıyor. Böylece insanlar, inanca ve dogmaya yönlendiriliyor. Birey özgürleşmiyor ki. Evine kapanmış birey, medyanın kendisine yabancılaştırdığı birey özgür olabilir mi. Kimliği kalmamış birey özgür olabilir mi. İşçi sınıfı, sermaye için bir tehdit oluşturmuyor ki şu anda… Çünkü dünyada sınıf olayını bilinçlerden kazıyınca, caydırıcı güç ve örgütlülük kalmayınca, sermaye zaten istediğini yaptırabiliyor.

Laiklerin daha ziyade üst-orta sınıflardan, İslamcıların ise alt sınıflardan olduğuna dair bir söylem var. Laik-İslamcı çatışmasının sınıfsal bir karakteri var mı?

Göreceli olarak bundan bahsedebiliriz ama mesele aslında bu değil. Hızla gelişen İslami sermaye gerçeği var. İzmir’de, Kordon’da oturan insanlar bir anda sokaklara dökülüyorsa bunun sebebi, onların İslamcı yeni-zenginlere göre yoksullaşıyor oluşu. İyi kötü üretim ya da ihracat yapan adam bile, dinci sermaye karşısında geriliyor. Küresel sisteme entegre olan dinci sermaye büyüyor. Anadolu kaplanları krizde, üretici çöküyor. Ama ikinci cumhuriyetçilerin pazarladığı gibi Kemalistler üst sınıftı da, lobiydi de vs. bunların gerçekle alakası yok. Mitinglere en yoğun katılanlar Alevi’ler, kadınlar ve gençler. Çünkü tehdit altındalar. Azınlık, yaşam biçimini çoğunluğa dayatmaya çalışıyor. (BGHA)

“ŞU AN LİBERALLERDE SADECE ÖFKE VE ŞAŞKINLIK VAR”
Bazı liberal entelektüeller Cumhuriyet mitinglerindeki kitle üzerine sert yorumlar kaleme aldı. Mitinge katılanlar için darbeci ve milliyetçi denildi. Bu yorumları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Her şeyden önce darbecilik iddiaları gerçek dışı. 12 Mart’ta 12 Eylül’de hapse girenlere, işkenceden geçenlere bakın. Onlar yok. Bir kısmı yurtdışında, bir kısmına da hiçbir şey olmadı. Ama şimdi dudak büktükleri ne kadar isim varsa hepsi içerideydi, hepsi işkenceden geçti. Yani silindir gibi ezilen sol onlar değil. Onlar zaten hep toplumun marjinaliydiler. Kaymak tabakasıydılar. Ama maalesef medya o azınlığın elinde.

“Deri ceket içi straples giyilen bayrak, giyene asi ve erotik bir hava katıyor” ya da “Yalnız değilmişim Atam; dekolte tişörtümü beğendiniz mi?” tarzı yazılar hakkında ne düşünüyorsunuz?

Herkesin kendine göre fantezi yapma hakkı var. Eğer özgürlüğü savunuyorlarsa, özgürlüklerini tehdit altında gören o insanların kendilerini bayrakla süsleyip sokağa çıkma hakkını da savunmalılar. En azından bu insanların, din adına örtünmüş ama kendini göstermek için bunu renklendirmiş türbanlı kızdan daha doğal bir hali var. O insanlar zaten günlük hayatlarında güzelliğini sergiliyor, bedenini örtmüyor. Bedenini örtüp, sonra renklerle sergilemeye çalışan kızın durumu daha acıklı. Kesinlikle yargılamıyorum onları, bilakis çok da seviyorum. Çünkü genç insanlar ve yaşamak, güzelliklerini göstermek istiyorlar. Toplumsal baskı yüzünden öyle sokağa çıkabiliyorlar. Türbanlı kızın nasıl süslenmesi doğalsa, bayraklı kızın da süslenmesi o kadar doğal. Bunun hafife alınacak, dalga geçilecek yanını ben anlamıyorum. Şu an liberallerde sadece öfke ve şaşkınlık var.

(Bu haber RED Dergisi'nin Temmuz 2007 sayısında yayımlanmıştır)...